The Seneca Effect Kitap İncelemesi

Bu önemli kitabın Türkçe değerlendirmesini Büyük Çöküş’ün dışında hiçbir yerde bulamayacaksınız çünkü çatır çatır yıkılmakta olan bir ülkedeyiz. Elbette zihinler yıkılmasa ülke de yıkılmazdı.

Yazar

Ugo Bardi, Floransa üniversitesinde fiziksel kimya profesörü. İngilizce yayınlar içinde The Limits To Growth Revisited (Büyümenin Sınırlarını Yeniden Değerlendirmek – 2011) ve Extracted: How the Quest for Mineral Wealth is Plundering the Planet (Tükendi(k): Maden Arayışı Gezegeni Nasıl Yağmalıyor – 2014) kitaplarıyla biliniyor. Kendine ait Cassandra’s Legacy (http://cassandralegacy.blogspot.com/) blog sayfasında yazıyor. Kapanmadan önce The Oil Drum sitesinde de yazıyordu. Yazıları resilience.org sitesinde yayınlanmaktadır. ASPO (Association for the study of peak oil – Petrol doruğunu çalışma birliği) örgütünün bilimsel üyesidir.

Tanımayanlara Bardi’nin Malthus, Hardin, M.K.Hubbert benzeri bir “kötümser”lerden olmadığını, aslında iyimser bile olduğunu peşin olarak söyleyeyim. Elbette bu iyimserlik bilimsel düşünememesini sağlayacak bir şey değil. Satır aralarında izine rastlanan kişisel nitelikten öteye gitmiyor. Zaten Malthus’u veya gelecekten kötü haber getirenleri kötümser olmakla suçlayanlar aslında bilimsel düşünemeyen kişiler olduklarını cümle aleme ilan etmiş oluyorlar. “Petrol bitecek” haberini duygusal tepkiyle karşılamak kadar çocukça, aciz, acınası bir davranış olamaz. Parmaklarını sayabilen herkes kömürün, doğalgazın, petrolün biteceğini bilir. Ne var ki üniversite camiası dahil olmak üzere modern toplumlar bilimsel ve akılcı düşünme konusunda çağdaş insana düzülen onca övgüyü haklı çıkaracak kadar başarılı değiller. Sayısız örnek verebilirim. En basitinden modern iktisat eğitiminin içeriğine baktığımızda Yunan mitolojisinden veya Ortaçağ Avrupası’nın orman cücelerinden, kıllı insansılardan söz eden masal kültüründen çok farkı olmadığını görüyorsunuz. Var olmayan şeyleri anlatıyor, imkansız yasalar öğretiyorlar. Hayalet avlıyorlar. Bu hurafeciler, bu sitenin içeriğinde ve kaynaklar sayfasında anılan bir kaç yazar gibi gerçekten bilimsel düşünenlerle karşılaşınca “kötümserlik” gibi duygusal nitelemelere başvuruyorlar. Şaşırtıcı değil.

 

Kitap

“Her şeyin varlığa geldiği hızla yok olması zayıf benliklerimiz ve çabalarımız için bir avunma olurdu. Ama artışlar yavaş yavaş olur ve mahvoluşa giden yol hızlıdır.” Lucius Annaeaus Seneca (ö. 65), Lucilius’a Mektuplar, 91/6 (İngilizceye çeviren Richard Gummere)

Prof. Bardi bizi çöküşün arkasındaki soğuk bilim ve mühendislik temellerini gösteriyor. Çöküşün doğal veya insani bir arıza değil, bir özellik, doğal bir işlev (İng. feature) olduğunu yineliyor ve kendisine bunu söyleten soğukkanlılıkla kanıtlarını sunuyor. Bu özellikle birlikte yaşama, onu anlama, takdir etme ve hatta ondan yararlanma olanağımız var. Özellikle konuyla içli-dışlı olmayanlara kasvetli gelen, karamsarlığa sürükleyen çöküş konusu Bardi’nin kitabında bir keder nedeni değil, kesintisiz devingen doğal bir döngünün kaçınılmaz bir parçası. Ve fakat uygarlığın çöküşü insanların özgür iradeleriyle yaptıkları seçimler sonucu gerçekleşiyor. Ve endüstri uygarlığının öncekilere göre, Roma’ya, Mısır’a, Babil’e ve diğerlerine göre bir üstünlüğü yok. “Ama bu kez farklı” değil. Neden farklı olmadığının yanıtını veren pek çok kitap (The Tipping Point – Malcolm Gladwell, Collapse Of Complex Societies – Joseph Tainter gibi) ve makale zaten yazılmıştı. Zamanlaması hakkında da ciddi ve gerçekçi tahminler bulunuyor. Bardi, öncekiler gibi çökecek olan endüstri uygarlığının nasıl çökeceği hakkında bir fikre sahip.

Bu kitap çöküş dediğimiz ve normalde felaketlerle, fiyaskolarla ve benzer şeylerle bağdaştırdığımız görüngüye adanmıştır. Ancak bu kitap felaketlerle ilgili değildir, çöküşün bilimiyle, neden ve nasıl olduğuyla ilgilidir. Çöküşü bilirseniz, sizin için sürpriz olmaz ve nasıl engelleyeceğinizi, zararı nasıl azaltacağınızı, hatta ondan nasıl yararlanacağınızı da bilirsiniz.

Kitabın bölümleri birbirinden bağımsız olarak okunabilir. Kitabın yalnızca bir bölümünü okuyabilirsiniz ve temel meseleden habersiz kalmazsınız.

 

Birinci Bölüm: Çöküş Bir Arıza Değil, Özelliktir

İlişkiler ağıyla örülmüş sistemlere karmaşık sistemler denir. Çöküş, karmaşık sistemlerin niteliğidir. Katı nesneler, kuleler, uçaklar, şirketler, ekosistemler, imparatorluklar karmaşık sistemlerdir. Bunların ortak özelliği “doğrusal olmayan” davranışlar göstermeleridir. Yani bir dış etkiye veya rahatsız edici etmene verdikleri tepki, rahatsız edicinin yoğunluğuyla doğru orantılı değildir. Etkiyi çoğaltabilir veya sönümleyebilir. Kibriti sürterseniz aşınmaz, yanar. Yanan kibriti suya attığınızda su sıçratmakla kalmaz, söner. Bu tepkiye bilimsel jargonda geribesleme (İng. feedback) deniyor.

Uygar insan toplumları birer karmaşık sistemdir. Modern endüstri toplumu bilinen en karmaşık uygarlıklardan biridir.  Karmaşık sistemleri oluşturan ilişkiler ağının işlevlerini yürütemeyip çözülme, dağılma ve varlıktan çıkma sürecine çöküş diyoruz. Çöküşün türlü nedenleri olabilir. Engellenebilir veya engellenemeyebilir, tehlikeli olabilir veya olmayabilir, hızlı olabilir veya olmayabilir. Ama hepsi de termodinamiğin entropi artışı yasasıyla ilişkili gibi görünüyor. (https://www.matematiksel.org/entropi-termodinamigin-meshur-2-yasasi/) Dolayısıyla bütün çöküş süreçleri ortak nitelikler taşıyor olmalı.

Karmaşık sistemlerin çökme eğilimi dönüm/devrilme noktaları üzerinden anlaşılabilir. Bu kavram çöküşün pürüzsüz bir süreç olmadığını anlatır. Malcolm Gladwell’in The Tipping Point (Kıvılcım Anı) kitabı bu kavramı tartışıyor. Devrilme noktasından beri olan, süreçleri pürüzsüz olan sistemin durumu Homeostasis (Türkçeye kararlılık olarak çevrilebilir) olarak anılıyor. Devrilme noktası, evre değişimini başlatan nokta oluyor. İnsanlar bildikleri her şeyi iyi ve kötü olarak ayırdıklarından ve yararlandıkları her şeyin olmasını istedikleri belli bir durum olduğundan bu ani evre değişimini “çöküş” olarak niteliyorlar.

1 – Tipik “Seneca çöküşü” eğrisi. Sayfa 2’den.

1 – Tipik “Seneca çöküşü” eğrisi. Sayfa 2’den.

Kitap, çöküşü hızlandıran ve sertleştiren niteliğin rijitlik/sertlik olduğunu öne sürüyor. Esneklik (İng. resilience) ise çöküşün hızını azaltabildiği gibi geciktirebiliyor, bütünüyle engelleyebiliyor. Rijit malzemeler dış zorlayıcılara kırılarak tepki veriyor ama esnek/sünek malzemeler daha doğrusal, zamana daha yayılan, daha pürüzsüz tepkiler veriyor. Camın kırılması bir karmaşık sistemin çöküşünün örneğidir. Pek çok uygarlık değişime direndiği ve sert olduğu için çöktü. Bardi bizim uygarlığımızın da bol enerji kullanımında ve ucuz enerji (fosil yakıt) bolluğunda sürülen yaşam biçiminde diretmemizin çöküşü hızlandıracağını, sertleştireceğini ve erkene alacağını söylüyor. Bu mahvoluşu bütünüyle engellememizin olanaksız olduğunu düşünüyor. Ama etkisini yumuşatmak elimizde. Değişimi engellemek elimizde değil ama uyum sağlamanın yolları var.

 

İkinci Bölüm: Roma’nın Çöküşü

Roma’nın çöküşü hakkında sayısız hipotez var. Yazar bunlar arasında tarımsal üretimdeki düşüş, askeri harcamalardaki artış, değerli metallerin üretimindeki düşüş, para birimindeki değer kaybı, dış ticaret açığı, karmaşıklık düzeyindeki aşırı artış gibi hipotezleri yorumluyor. Yüksek olasılıkla her biri Roma’nın tarihten silinmesinde önemli pay sahibi olan bu değişimlerin günümüzde gelişmiş veya gelişmemiş bütün endüstri toplumlarında neredeyse aynen yaşanmakta olduğu bilgisi, benim eklemek istediğim çarpıcı bir nokta. Yazarın saptaması, bunların birbirinden bağımsız veya imparatorluğun yazgısı üzerine ayrı ayrı etkiyen zorlayıcılar olmayıp birbirini tetikleyen devrilme noktaları türettikleri. Roma’nın çöküşü karmaşık bir sistemden beklendiği gibi, karmaşık bir çöküş. Birbirini tetikleyen geribesleme dizisi, değerli madenlerin tükenmesiyle başlıyor. Politik direnç bunu izliyor. Bu, iç savaşa neden oluyor. İç savaş askeri zayıflığa, askeri zayıflık ticaretin düşüşüne, o da muhtemelen nüfusun azalmasına neden oluyor. Pozitif geribesleme, “hızlandıkça hızlanan” bir çöküşü ortaya çıkarıyor. Böylece grafik simetrik değil, aşağıdaki gibi bir biçim alıyor.

2 - Grafiğin bir Seneca eğrisi çizdiğine dikkat ediniz. Sayfa 18’den.

2 – Grafiğin bir Seneca eğrisi çizdiğine dikkat ediniz. Sayfa 18’den.

Karmaşık sistemlerde geribeslemeler, onlara neden olan zorlayıcılardan daha görünür oluyor. Bu durum insanların geribeslemelerin kendisinin çöküşün birbirinden bağımsız ama aynı anda ortaya çıkan nedenleri olduğunu varsaymalarına yol açıyor.

Birbirini izleyen geribeslemeler yazarın “Seneca çöküşü” dediği durumu ortaya çıkarıyor. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü bizi bugünkü küresel imparatorluğun çöküşüyle ilgili önemli ipuçları verebilir. Elbette aynı geribeslemeler dizisi yaşanmayabilir ancak bugünün küresel imparatorluğunun Roma’nın ortaya çıkışından çok daha hızlı oluştuğuna dikkat çekiliyor. Öyleyse bizi bekleyen çöküş de Roma’nın çöküşünden çok daha hızlı olmalı.

Tainter’ın kitabına göndermeyle irdelenen karmaşıklık düzeyindeki sürdürülemez artışa burada değinmekte yarar görüyorum. Pek çoğumuz endüstri ürünlerinin kökenini düşünmeden kullanıyoruz. Örneğin petrol kuyularında çelik makineler ve bu makineleri yönetecek elektronik aygıtlar kullanılıyor. Bunlar nasıl üretildi? Elektronik aletler petrol ile çalışan makine ve fabrikalar sayesinde saflaştırılan silikon ve benzeri maddelerden üretiliyor. O zaman elektronik aletler olmadan çıkarılmış olan petrolün de olması gerek. Eskiden gelişmiş sondaj makineleri olmadan da petrol çıkıyordu. Peki, bunlar nasıl üretildi? Bunların çeliği kömürle eritildi ve işlendi. Peki, kömür nasıl çıkarıldı? Petrolle ve elektrikle çalışan gelişmiş sistemler yok iken kömür el gücüyle, basit çelik kazma vb. aletler kullanılarak çıkarılıyordu. Peki, kazmalar nasıl üretildi? Kömür yok iken demir odun ateşinde eritiliyordu. Yani geriye gittikçe yeni teknolojilerin eski teknolojilerin üzerinde inşa edildiğini görüyoruz. Bugün petrolün kilometrelerce aşağıdan çıkarılabilmesini sağlayan bilgi, donanım ve depolanmış enerji, eskiden kazmayı vurdukları yerde fışkıran petrolden geliyor. Basitliğin üzerine bir adım karmaşıklık eklenerek daha derin kazılıyor. Onun üzerine bir adım daha ekleniyor, daha derin kazılıyor. Bir adım daha, bir adım daha…

 

3 – Tainter’ın modellediği karmaşıklık düzeyiyle azalan marjinal fayda grafiği. Sayfa 17’den.

3 – Tainter’ın modellediği karmaşıklık düzeyiyle azalan marjinal fayda grafiği. Sayfa 17’den.

Age of Empires bilgisayar oyununda bu üzerine ekleyerek karmaşıklaştırma süreci çok yalın bir biçimde modelleniyor. İlkel toplumunuz önceleri yalnızca avlanarak yiyecek üretiyor. Yiyecek stoku ancak belli bir değere ulaşınca tarım yapmak için gerekli olan yatırımı yapabiliyor. Yani yiyecek üretimi için izlenen karmaşık bir yöntem, daha önce izlenen basit yöntemin üzerinde yükseliyor. İlkel yöntemle üretilmiş olan yiyecek, daha karmaşık yöntemin kurulumu için kullanılıyor. Karmaşıklık burada bitmiyor. Örneğin sulama teknolojisine erişmeniz için tarımla ürettiğiniz yiyeceğin birikmesi gerekiyor. Daha çok yiyecek tüketerek daha karmaşık bir tarım düzenine geçiyorsunuz. Karmaşıklık böyle, adım adım artıyor. Oyunda uygarlığınızın sonu savaşta yenilerek geliyor ama gerçek yaşamda böyle olmak zorunda değil. Karmaşıklaşmanın doğal bir sonu olmalı, öyle değil mi? Bu doğal sonu yine petrol örneğinden ilerleyerek tanımlayabiliriz. Önceleri en ilkel aletlerle, birkaç metre derinlikten kendi fışkıran petrol çıkarıldı. Bu petrolün enerjisi daha gelişmiş kuyuların üretiminde kullanıldı. Böylece daha derine inme olanağı doğdu. Derinden çıkarılan petrolün enerjisi daha da derine inebilmek için gereken donanımı üretmekte kullanıldı. Böylece daha da derine inildi. Gelinen noktada petrol çıkarmak için kullanılan “kuyu”, denizin üzerinde kurulan bir minyatür kasabaya veya fabrikaya benziyor. Petrolün bir sonu olduğuna göre ve bu karmaşıklık düzeyini üretmiş olan enerji tüketilip yok olduğuna göre, bu karmaşıklık düzeyinde bulunmayı sürdürme olanağımız olmayacaktır. Daha ilkel, daha basit enerji üretimine ve genel olarak daha basit yaşam etkinliklerine dönmemiz gerekecektir. Petrolün nasıl bir süreçle tükeneceğini önceden bilebilirsek, bu dönüşü tasarlayabiliriz. Bu, çöküş biliminin değeridir. Petrolün biteceği gerçeğiyle kavga etmez ve çöküşün kaçınılmaz olduğunu kabullenirsek, petrolsüz bir yaşama kendi isteğimizde, yavaşça dönebiliriz. Bu da cam gibi sert ve kırılgan olmaktan vazgeçerek esneyebilme yetisi kazanmış bir toplum yapısına dönmenin gereğidir. Petrolsüz bir yaşama geçilip geçilmeyeceği konusunda bir seçim hakkımız yok. Ancak bu geçişin sert mi, yumuşak mı olacağı konusunda bir seçim hakkımız var.

Bu arada, Tertullian’ın üçüncü yüzyılda yazdığı De Anima’da Roma’daki aşırı nüfustan söz etmiş olması ilginç bir not olarak dikkat çekiyor.

 

Üçüncü Bölüm: Diğer Sistemlerden Örnekler

Hızlandıkça hızlanan geribeslemeler termodinamiğin entropi yasasıyla açıklanabiliyor. Bir sistem hızlı evre değiştirebilecekse (çökecekse) bunu entropiyi artıracak yönde yapacaktır. Nesnelerden verilen örneklerden biri dünyanın ilk jet motorlu yolcu uçağı olan DeHavilland Comet uçağının pencereleri. Uçaklar yükselip alçaldıkça basınç farkı nedeniyle uçak kabuğunda gerilme oluşur. Comet’in pencereleri köşeli olduğu için gerilmeler köşelerde yoğunlaşıyordu. Bu yoğunlaşan gerilme alüminyumun doğası gereği çatlamasına neden oluyordu. Çatlaklar gözle görülemeyecek denli inceydi ve her seferde biraz daha uzuyordu. Sonra bir seferde çatlaklarla yaralanmış olan kabuk basınç farkını taşıyamıyor ve aniden yırtılıyor, uçağı düşürüyordu. Katı nesneleri bir arada tutan moleküller arası bağlar da karmaşık bir ilişkiler ağı oluşturur.

Patlayıcı depoları, nükleer santraller, trafolar, hızlı yol alan taşıtlar; her biri yapısında büyük enerji depolayan birer karmaşık sistemdir ve bunların hepsi oluşturuldukları hızdan çok daha hızlı bir biçimde “çökebilirler”. Bu bölümde yapım sırasında çöken piramitler örnek veriliyor ve zamanlaması rastlantısal olan doğal afetlerle varlığı rastlantısal olan doğal afetler arasındaki fark inceleniyor. Şebeke çöküşlerine Friendster örnek veriliyor. Friendster sitesi Facebook benzeri bir “sosyal medya” sitesi. Sitenin gözdeliğini aniden yitirmesi, toplumsal örgütlenmelerin veya basitçe ilişki ağlarının davranışıyla ilgili önemli bir bilgi sunuyor. Siteden ayrılmak isteyen bir azınlık, onların bağlantılılarını da ayrılmaya yöneltiyor. Birbirini iterek çığa neden olan kar taneleri gibi, zincirleme tepkiyle kısa sürede herkes siteyi terk ediyor.

4 – Friendster’ın üye sayısı. Sayfa 51’den.

4 – Friendster’ın üye sayısı. Sayfa 51’den.

Bir diğer çöküş sınıfı mali krizler. 1929 krizi yanı sıra 2007-2008’de ABD’de başlayan kriz inceleniyor. Bu kriz benim para ve bankacılık sistemini merak edip öğrenmeme, ekolojiyle ekonominin arasındaki tehlikeli kopukluğu keşfetmeme ve Büyük Çöküş’ü yazmama neden olan krizdir. Bu krizin gerçek anlamda nasıl ortaya çıktığını anlamış birinin olaylara ve küresel sisteme artık eskisi gibi bakamayacağını düşünüyorum. Bu bilginin “paradigma değiştirici” etkisi eğer sizin üzerinizde gerçekleşmedi ise, basitçe olayı anlamamışsınız demektir! ABD’nin kredi şirketleri, krediyi geri ödeme olasılığı görece düşük olan, riskli kabul edilen ve “subprime” adını verdikleri müşterilere ipotekli ev kredisi (İng. mortgage) veriyorlar. Şirketler riske giriyorlar ama mantık şu: “Müşteriler yüksek faiz ödemeye razı, getiri çok büyük, o yüzden borcunu geri ödeyemeyen bir azınlıktan uğrayacağım zararı rahatlıkla çıkarırım.” Bunun yanı sıra “türev işlemler” denen türden, kredi borçlarının alınıp satıldığı yeni bir piyasa oluşuyor. Esnafın borç senetlerinin alınıp satıldığı bir borsa gibi düşünün. Böylece alacaklı bankalar ve kredi şirketleri riski paylaşmış oluyorlar. Ancak burada gözden kaçırılan bir nokta veya bile yapılan bir hata var. O da şu: Bol kredi, her zaman emlak fiyatlarının kabarmasına yol açar. Türkiye’de uzun süredir olduğu gibi, borçlanmaya razı insanların sayısındaki artış, yap-satçıların fiyatları yükseltmelerine neden olur. Yap-satçıların fiyatlarını yükseltmeleri, arsa sahiplerinin fiyatları yükseltmelerine neden olur. Böylece “rant ekonomisi” dediğimiz döngü kızışır. Hiçbir katma değer üretmeden kazandığı parayı artırabilen çok sayıda insan, bir “balon” oluşturur. Bu balonların tarihte çokça örneği vardır. Balonları söndüren veya patlatan şey, tıpkı Friendster’ın artık iyi olmadığına karar veren birkaç kişide olduğu gibi, ortada bir emlak balonu olduğuna ve fiyatların yapay olarak yükseldiğine karar veren birilerinin ortaya çıkmasıdır. Piyasa fiyatını ödemeye razı olan alıcıların azalması, fiyatları düşmeye zorlar. Nitekim fiyatların düşmesi türev işlemler piyasasında gezen kağıtların değerinin azalmasına, “subprime” müşterilerin evlerinin değerinin ödedikleri paranın çok altında kaldığını fark etmelerine neden oldu. Ellerindeki kağıtlar birdenbire değersizleşen şirketlerin küçük olanları yok oldular veya büyük balıklar tarafından yutuldular. “Subprime” krediler uçağın gövdesinde ilerleyen çatlak gibi, sisteme kırılgan bir köşe ekledi ve zorlayıcının varlığında bütün sistemin hızlıca yırtılmasına neden oldu. Kredi muslukları aynı hızda akmayı sürdüremeyince Avrupa başta olmak üzere bütün dünya durgunluğa girdi. Çünkü 1971’de ABD doları için altın karşılığı kaldırılmasının ardından, özellikle 1980’lerde yoğunlaşan küreselleşme ile sıcak para için ulusal sınırlar kaldırılmıştı. Türkiye de 1980 darbecilerinin ve onların kurdurdukları hükümetin iradesiyle küresel sisteme piyon olarak eklendiği için “kriz Türkiye’yi de vurdu”. 2008’de büyük zarar görenlerdenseniz Evrengillerin, Özalgillerin cesetlerinden hesap sorabilirsiniz.

5 – New York Borsası’nın 2008 çöküşü. Sayfa 54’ten.

5 – New York Borsası’nın 2008 çöküşü. Sayfa 54’ten.

Balonun patlamasını tetikleyen olayın petrolün spot piyasada 100-140 dolara çıkması olduğu çokça yazıldı. Bu da işin ekolojiyle ve doğal kaynaklarla ilgili olan yüzüdür. Doğal kaynak arzından neredeyse bütünüyle bağımsız ekonomik sistemler kurgulanmıştır ve bunlar on yıl sonra bugün hala yürürlüktedir. Günümüzün ekonomik sistemlerin kriz ve çöküş yaratmaya eğilimli olmasının en önemli nedenlerinden biri de gizliliğe dayanmalarıdır. Yazarın “Kara Filler” adını verdiği türde insan yapımı felaketler, mali krizler örneğinde olduğu gibi örtülü bilginin varlığı tarafından güçlendiriliyor. Bilginin örtülü olması kanıksandığında, insanlar saadet zincirlerine veya Çiftlikbank benzeri dolandırıcılık kurgularına kolaylıkla katılıyorlar. Çünkü sözde yasal ve namuslu iş yapan bankalar ve şirketler de tıpkı bu dolandırıcılar gibi yaşamsal bilgiyi gizli tutuyorlar. Neo-liberalizm devletlerden “şeffaflık” isterken şirketler diledikleri bilgiyi gizli tutuyorlar ve insanlar zamanla bu duruma alıştıkları için şirketlerin hangi bilgiyi gizli tuttuklarını unutuyorlar. İnsanların yüzde doksan dokuzu ortada böyle bir gizlilik olduğunun bile farkında değildir. Farkında olmadıkları için de komplo kuramlarının neden ortaya çıktığını anlayamazlar. Hangilerinin yalnızca bir kuram, hangilerinin ise gözleri önünde sürüp giden bir aldatma düzeni olduğunu ayırt edemezler. Bir anlamda algıları kapanmış, düşünemez, bilgi işleyemez hale gelmiş milyarların kör ve sağır olarak katıldıkları ve destekledikleri küresel ekonomi, dev bir saadet zinciri gibi işlemektedir. Sömürülecek yeni katılımcılar eklenemediğinde veya yeni katılımcılar, katılım “aidatını” ödeyebilecekleri doğal kaynak bulamadıklarında bütün sistem kendi üstüne çökecektir. Bu kitap işte bu çöküşün, zincirin yükselişinden neden çok daha hızlı olacağını anlatıyor.

Bölümde en ilgi çekici bulduğum alt başlıklardan biri; “Malthus Bir İyimserdi”. Bu alt başlıkta İrlanda ve Japonya örnekleri üzerinden yiyecek üretimi ve nüfus arasındaki doğrusal olmayan ilişki inceleniyor. Thomas Malthus 18. ve 19. yy İngiltere’sinde yaşamış, iktisat ve nüfusla ilgilenmiş olan bir akademisyen ve din adamı. An Essay On The Principle Of Population (Nüfus İlkeleri Üzerine Bir Deneme) makalesi çokça bilinir ve bugün de okunur. Okunur ama yanlış sonuçlara ulaştığı yazılır, çizilir. Sözümona yeryüzünün yiyecek üretme potansiyeli Malthus’un iddia ettiğinin çok üstündeymiş, bakın üzerinden iki yüz yıl geçmiş, nüfus hala artabiliyormuş, kesinlikle yanılmış falan, filan… Üstüne bir de Malthus’un üreme yasağı, nüfusu zorbalıkla sabit tutmayı önerdiği gibi iftiralar atılır. Bardi’nin ortaya koyduğu üzere Mathus yanılmış. Ancak yanılgısı nüfusun ve yiyecek üretiminin bir doğal sınırı olduğu noktasında değil, o doğal sınıra gelince ne olacağı noktasında. Malthus nüfusun sabit kalacağını öngörmüş. Ancak karmaşık sistemler bilimi ortaya koyuyor ki nüfus doğal sınıra gelince sabit kalmaz, “Seneca çöküşüne” girer.

İrlanda’nın nüfusu 17. ve 18. yüzyıllarda yoğun patates üretiminin de yardımıyla hızlıca yükseldi. Ama tarımsal üretim sistemine esneklik öğesi eklemeyen İrlandalılar tek ırk patates yetiştirerek rijit, kırılgan bir yapı kurdular. Bir haşere ülkenin patates üretimini aniden düşürdüğünde açlıkla yüz yüze geldiler. Bir tarlayı basan haşerenin komşu tarlalara atlaması çok kolay oldu çünkü onlarda da aynı tür ve aynı ırk kültür bitkisi vardı. İrlandalıların pek çoğu öldü, pek çoğu ise Yeni Kıta’ya göç etti. Aşağıdaki grafikte Seneca eğrisi açıkça görünüyor.

6 – İrlanda’da büyük açlık. Sayfa 68’den.

6 – İrlanda’da büyük açlık. Sayfa 68’den.

Daha da ilginci benzer olaylar İrlanda’da bir kez olmadı. Konu ilginizi çekiyorsa arama sitelerinde “Irish Famines” diye çoğul olarak aratabilirsiniz. Malthus’un öngörüsü İrlanda’nın nüfusunun “taşıma kapasitesine” erişince açlık ve salgınlarla sabit tutulacağı idi. Ancak biyoloji biliminin ortaya koyduğu üzere taşıma kapasitesi diye sabit bir sınır yoktur. İngilizcede “overshoot” denen ve Türkçeye yaklaşık olarak “hedefi aşma” olarak çevrilebileceğini düşündüğüm bir kavram var. Bir avcının nüfusu Malthus’un “taşıma kapasitesi” varsaydığı ve kimi zaman “Malthus limiti” denen düzeye ulaştığında, o nüfusu sürdürebilecek av miktarı çoktan tükenmiş oluyor. Yani iş işten geçmiş oluyor ve hızlı bir nüfus azalışı başlıyor. Nitekim İrlanda’da bu olaylar nüfus 3 milyonken de, 8 milyonken de olmuş. Öyleyse taşıma kapasitesi 3 milyon mu, 8 milyon mu? Böyle bir sınır yok. O yüzden sağda solda “dünya şu kadar nüfusu besleyebilir” biçiminde gördüğümüz önermelerin hepsinin bilimle ilgisi olmayan zırva beyinlerin eseri olduğuna emin olabiliriz. İrlanda toplumunun yaşam etkinliği bir karmaşık sistem oluşturur ve yaşanan çöküşte bu karmaşık sistemin içindeki tarım bileşeninin olduğu kadar ormansızlaşmanın, ticaretin, aile geleneğinin, politik bileşenlerin de girdisi vardır. Nitekim ilerleyen sayfalarda aynı yüzyıllarda daha fazla nüfusa sahip olan Japonya’da benzer bir çöküşün yaşanmamasını sağlayan etmenler inceleniyor. Aşağıdaki ormansızlaşma grafiğinden anlaşılacağı üzere orman açılarak yaratılan tarlalarda yetişen patatesler İrlanda’nın nüfusunu artırdı. Ormansızlaşmanın kendisi taşıma kapasitesini düşüren bir etken.

7 – Ormansızlaşma. Sayfa 74’ten.

7 – Ormansızlaşma. Sayfa 74’ten.

Ulaşılan limit “ülkenin taşıma kapasitesi” değil, sistemin zorlayıcılara karşı esneme yetisini yitirdiği nokta idi. Bugün Türkiye’de aynı hata hemen bütün tarım kollarında (artık tarımdan geriye ne kaldıysa) yapılmaktadır. En basitinden yerli sığır ırkları “verimsiz” oldukları gerekçesiyle “ıslah etme” adı altında bozulmakta ve hastalık direnci olmayan Avrupa ırklarıyla değiştirilmektedir. Hastalık direnci yüksek ama Avrupalı ahır ırkları kadar yüksek et ve süt vermeyen yerli sığır ırklarından kimisi dağda haftalarda gezip kendi başının çaresine bakabilme yetisi var. Bu ırkların besi hayvanları olarak varlığı yiyecek üretim sistemine esneklik kazandırabilirdi. Holstein, Simentel gibi ahırda yemle beslenmek zorunda olan ırkların tek tipleşmesi, İrlanda’da olduğu gibi tek bir haşerenin bütün tarım üretimini sıfırlayacağı bir Seneca çöküşüne bizi götürüyor. Konuyla ilgili olanlar Sezen Arat’ın yürüttüğü projelerde bu konuyla ilgili bilgi bulabilirler.

Nüfusla ilgili yazılarımda toplumların nüfus artışını kendi istek ve iradeleriyle durdurmazlarsa bunun felaket dediğimiz doğal etmenlerle yapılacağını çokça yazdım. Bu iki seçeneğin arasındaki farkı Malthus’un yanılgısı üzerinden anlamış bulunuyoruz: İnsanlar bunu kendi istekleriyle bilimsel olarak yaparlarsa nüfusu bir çöküş olmadan görece sabit ve sürdürülebilir bir düzeyde tutma şansları var. Aptal olmakta ve işi doğaya bırakmakta ısrar ederlerse nüfus, Seneca tipi çöküşler yoluyla denetim altında tutulacak.

Kitapta İrlanda ve Japonya örneklerinin ardından günümüzün yiyecek tedarik sistemi yorumlanıyor. Gezegen nüfusunun önemli bir bölümünün yiyecek yardımlarıyla hayatta tutulduğunu hatırlatan yazar, bunun Roma’yı bir ağ gibi sarmış olan gelişmiş yiyecek tedarik sistemi gibi beş yüz yıl ayakta kalamayacak olduğuna dikkat çekiyor. Nedeni çok basit: Akdeniz havzasındaki her noktaya beş yüz yıl boyunca yiyecek ulaştıran gemiler fosil yakıtla çalışmıyordu. At arabalarının petrolden üretilen lastikleri ve petrol tüketen motorları yoktu; petrolden yapılan yollar üzerinde ilerlemiyorlardı. Ürün petrolle çalışan traktörlerle, doğalgazdan yapılan azot gübresiyle üretilmiyor, petrolle çalışan fabrikalarda işlenmiyordu. Bugün nüfusun çoğunluğu bedavaya yakın fiyatlarla yiyecek bulabiliyorsa ve yarısını çöpe dökmekte veya yoksul ülkelere ikram etmekte bu kadar rahat davranabiliyorsa bunun nedeni fosil yakıttır. Fosil yakıt arzının daralması yardım sistemini bitirecektir. Sayısı giderek artan aç insanlar topluluğu savaşlar için son derece bitek bir ortam sağlar.

Bölümün devamında gittikçe daha bağımlı olduğumuz yiyecek üretim sistemlerinin kırılganlık noktalarından örnekler veriliyor. Hindistan’daki tarım üretiminin muson yağmurlarının düzenliliğine karşı duyarlılığı örnek veriliyor. İklimde her zaman dalgalanmalar olur ve depremler gibi bunların kimisi büyük, kimisi küçüktür. Hint halkının musona bel bağlaması, ülkeyi depremde çökeceği bilinen zayıf yapılarla donatmakla aynı etkiyi yapıyor. Büyük bir iklim düzensizliğinde –ki tıpkı deprem gibi bu düzensizliğin geleceği kesindir, yalnızca zamanlaması bilinmemektedir– milyonlarca insan aç kalacak ve onları sağa sola saldırtmak isteyenler için gönüllü asker olacaktır.

Bir sonraki alt başlıkta tükenme olayı masaya yatırılıyor. Kesişen Yollar yazımda anlattığım üzere doğal kaynakların tükenmesi olgusu ezici çoğunluk tarafından tanınmıyor. Konudan habersiz kişiler doğal kaynakların tükenmesini yakıt deposunun boşalması gibi anlama eğilimindeler. İşin gerçeğini bilselerdi veya onlara bunu bildirme seferberliği olsaydı belki yaklaşan büyük çöküşü savuşturma olasılığımız olabilirdi.

Madenlerin tükenmesini iyi anlamak gerekiyor. “Maden bitti” diyeceğimiz noktanın hiç gelmeyecek olması, sıradan kişi için durumu anlamayı zorlaştırıyor. Süreç kısaca şöyle: Yukarıda petrol kuyuları örneğinde anlattığım gibi, önce en alt daldaki meyveler toplanıyor. Yani en az doğal kaynak kullanımıyla en çok meyve toplanıyor. Alt dallar tükenince üst dallara çıkılıyor. Öyle bir an geliyor ki meyve toplamak için yapacağınız yatırım veya harcayacağınız doğal kaynak, elde edeceğiniz getiriyi karşılamaz hale geliyor ve meyveyi dalında bırakıyorsunuz. Meyve dalında durduğu için de teknik olarak “meyve bitti” demek yanlış oluyor. Sokaktaki adam bunu meyvenin hiç bitmemesi gibi algılıyor, oysa uygulamada kimsenin meyve yiyemediği noktaya varılmış oluyor. Politikacı zekası bu olguyu anlamaya yetmediği, politikacı motivasyonu da anlama isteği yaratmadığı için uzmanlara “Kaç yıllık kömürümüz kaldı?” gibisinden yanlış sorular soruyorlar. Üç sayfadan uzun olan raporları okumaya üşenen politikacılar “Bin yıllık kömür rezervimiz var” gibi şiddetli zihinsel özür belirtisi gibi görünen cümleler kuruyorlar. Karmaşık sistemleri ilkokul çocuğu zekasıyla çözmek isteyen seçilmişler ve seçmenlerin ortaya çıkardığı “ortak akıl”, karmaşık sorulara tek cümlelik yanıtlar istiyor. Bu çelişkili bir davranış. Tek cümlelik yanıtların yeterli olacağı basit bir hayat istiyordu isek en başta bu karmaşık sistemleri kurmamalıydık. Hala daha politikacılar her gün sistemi daha da karmaşıklaştıracak adımlar atıyorlar ve meclis komisyonlarında, bakanlık toplantılarında uzmanlardan tek cümlelik yanıtlar isteniyor.

Ancak şiddetli aptallıkla mücadele etmek için gerçekleri anlatmaktan daha öncelikli bir yol görünmüyor. Şimdi “yeryüzünde falanca madenden şu kadar zilyar ton bulunuyor” klişesinin ne anlama gelip ne anlama gelmediğini kitapta anlatıldığı gibi bir kez daha anlatmaya çalışalım. Herhangi bir madenin cevher kalitesindeki düşme sürecek olursa, bir rezervin varlığından söz edilemeyecek noktaya ulaşılır. Bu noktada artık yerkabuğunun her yerine az çok eşit dağılmış olarak bulunan madenin yerinden sökülüp işlenmesi gerekecektir. Veya deniz suyu eşit olarak dağılmış olan binlerce ton uranyumun deniz suyundan arıtılması gerekecektir. Bunları yapabilecek teknoloji vardır ancak madenler kaya ve su içinde o kadar seyrek olarak dağılmışlardır ki, bugünkü üretim hızına yakın bir hızda üretim yapabilmek için bugün harcanan enerjinin binlerce katını harcamak gerekir. Kuşku yok ki böyle bir şey gerçekleşmeyecektir.

Madenlerle ilgili yazgıyı böylece ortaya koyduktan sonra kitap, bu kaçınılmaz noktaya yeterince yaklaşıldığında eski teknolojilere dönüşün zorunluluğundan söz ediyor ve aslında bunların kısmi birer çözüm olduğunu öne sürüyor. Örneğin bugün geçmiştekinin onlarca katı hızla tüketilen indiyum, tantal, galyum gibi nadir metallerin sonuna gelindiğinde bu metalleri gerektirmeyen eski teknolojilere zorunlu olarak dönülecek. Tüplü monitörler, akkor lambalar geri gelecek. Üç yollu katalitik konvertörler ortadan kalkacak. İçten yanmalı motorların zaten terk edileceğini ve elektrik motorlarına geçileceğini düşlüyorsanız orada da duvara çarpılacak çünkü neodim rezervi suyunu çekince düşük verimli eski tip elektrik motorlara geri dönülecek, yüksek verimli pillerin hammaddeleri tükenince eski tip zehirli ve verimsiz pillere geri dönülecek, vesaire. Yazara göre eski teknolojilere dönüş bizi olası bir Seneca çöküşünden kısmen koruyabilir veya yumuşak inişi olanaklı kılabilir ancak bunun için gereken endüstriyel ve tarımsal hazırlığın yanında insanların paradigmalarını, dünya görüşlerini ve yaşam biçimlerini de değiştirmeleri zorunlu olacak. En basitinden nüfus artışının önü alınmaksızın teknolojiye (ileri veya geri, fark etmez) ve endüstriye yapılan yatırımın hiçbir işe yaramayacağı aritmetik olarak kesin. Çünkü bugünkü çılgın nüfus düzeyleri ancak hızlı ve kesintisiz akan fosil yakıtın varlığında mümkün olabildi. Çarpıcı bir örnek olarak yediğimiz kimi yiyeceğin içindeki azot atomları resmen doğalgazdan geliyor, yani doğalgazın doğrudan kendisini yiyoruz (http://petrowiki.org/Gas_as_fertilizer_feedstock). “Hayatı ıskalama, erteleme, tadını çıkar, daha fazlasını iste” gibi çağrıların ağır cezalık birer suç olduğu yakın bir geleceği ne kadar düşleyebiliyorsak, olası bir Seneca çöküşünü savuşturduğumuz bir geleceği o kadar düşleyebiliriz.

Bölümde doğal kaynakların tükenişine verilen diğer örneklerden biri balina avında yaşanan Seneca çöküşü. Batı’da 19.yy’da balina yağı petrol benzeri bir tüketim yaygınlığına sahipti. Balina avı kapasitesindeki artış ile üretim grafiğini çakıştırınca ortaya çıkan grafik tam bir Seneca çöküşünü gösteriyor.

 

8 – Denizlerdeki gerçek balina sayısı. Gri alan sayılardaki belirsizliği temsil ediyor. Sayfa 100’den.

8 – Denizlerdeki gerçek balina sayısı. Gri alan sayılardaki belirsizliği temsil ediyor. Sayfa 100’den.

 

9 – Siyah noktalar İngiltere’nin balık avı kapasitesini, beyaz noktalar avlanan derin deniz balığını gösteriyor. Sayfa 101’den.

9 – Siyah noktalar İngiltere’nin balık avı kapasitesini, beyaz noktalar avlanan derin deniz balığını gösteriyor. Sayfa 101’den.

Burada insanların ortak aklının somut, nesnel gerçeklikten ne denli kopuk olabileceğini bir kez daha görüyoruz. Avlanan balina miktarı düşerken avlanma kapasitesinin hızlanarak artması, balinacıların giderek daha pahalı ve daha gelişmiş makinelere yatırım yapmasını akıllıca bulmak elde değil. Yazar, bu davranışı “balinaların korkup derine gittikleri” inancına bağlıyor. Bu, bugün petrolün tartışıldığı cahil ortamlarda bir türlü bitmeyen “daha derin kuyular açalım” önerisini akla getiriyor. Yazar, ABD devlet başkanlığına aday olan Palin daha çok ve daha derin kuyular açma fikrini ülkenin enerji gereksinimini çözmek için ciddi ciddi savunarak oy istediğini anımsatıyor. Ne politik sistem, ne iktisat sistemi doğal sistemlere uyumlu değil. Bugün iktisat kitaplarında “Solow büyüme modelini” hala görürüz. Modelin anlattığı geometrik üretim artışı, ani çöküşleri hazırlayan psikolojik ve politik şartlanmanın belgesidir.

Solow büyüme modeli (araştır), büyümüş olmayı amaç edinen bir dünya görüşünün oluşturduğu ve iktisat çevresinde norm kabul edilen bir modeldir. Modern iktisat her konuyu olduğu gibi büyüme konusunu da doğanın yasalarından yalıtılmış, kendine özgü bir evrende gerçekleşiyormuş gibi işler. Neden-sonuç ilişkilerine ekolojiyi katmaz. Büyüme, yalnızca büyüme içindir, herhangi bir nihai amaç aranmaz. Bu bakış açısının her köşesine sindiği endüstri toplumundaki her büyüme süreci çöküşle sonuçlanmak zorundadır. Bir anlamda krizleri ve çöküşleri üreten şey, doyumsuz ve nedensiz büyüme isteğinin ta kendisidir. Başka faiz sistemi olmak üzere modern toplumdaki bütün sistemler duraksız/sonsuz büyüme üzerine kurulmuştur. Bu yüzden çöküş kaçınılmazdır, yerçekimi kadar kesindir. İnsanların sonsuz büyümedeki ısrarları ve kararlılıkları bu kaçınılmaz çöküşleri hem öne alır, hem de şiddetini artırır. Büyümenin Sınırları çalışmasına “yanlış tahminler” temalı eleştiriler yöneltenler bunu anlayamamış görünüyorlar. Zor zamanlarda politikacılar büyüme vaadinde bulunuyor veya büyümeyi başlatacak adımlar atmaya çalışıyorlar. Çöküşü zorunlu kılan tam olarak bu ısrardır.

Bir sonraki alt başlıkta Garrett Hardin’in Ortakların Trajedisi mekanizması ile Lotka-Volterra modeli arasında bağlantı kuruluyor. Fazlaca matematiksel olacağı için ayrıntıya girmiyorum. Ortakların Trajedisi mekanizması pek çok türün aşırı av nedeniyle soyunun tükenmesini veya balina gibi avlanamaz hale gelmesini açıklıyor. Lotka-Volterra modeli aslında lise biyolojisi okuyanlarımızın karşılaştığı av ve avcı nüfusu grafiğini formülleştiriyor.

10 – 1958’de laboratuvar koşullarında iki akar türünün nüfuslarındaki dalgalanma. Üstteki grafik idealize, alttaki grafik gözlenen durum. Sayfa 108’den.

10 – 1958’de laboratuvar koşullarında iki akar türünün nüfuslarındaki dalgalanma. Üstteki grafik idealize, alttaki grafik gözlenen durum. Sayfa 108’den.

Bu tipik grafikte görülen av ve avcı nüfusu eğrilerini doğal sermaye ve üretim olarak da endüstriye uygulayabiliyoruz. Hatta bu model endüstriye daha uygun. Ancak model ekosistemlere uygulandığında çoğu kez eğriler yinelenmiyor çünkü balina örneğinde görüldüğü gibi türün nüfusu bir kez çöktü mü, uzunca bir süre toparlanamayabiliyor. Bunun nedeni biyosferin yüksek karmaşıklık düzeyi. Yani balinanın gördüğü işi gören başka türler, balinanın yerini doldurdu ve balinanın nüfusunu artırabileceği ortam ikinci kez oluşmadı.

Lotka-Volterra eğrilerinde görülen overshoot durumunun, yani kaynak miktarı grafiğinin aşağı inmeye başlamasına rağmen üretimin (avcı nüfusunun) artmayı sürdürmesini basit bir örnekle şöyle açıklayabiliriz: Diyelim ki mahallenin bir kıyısında bir kamyon beleş yiyecek bulundu. İlk haber alanlar taşıyabilecekleri kadar kucakladılar ve evlerinin yolunu tuttular. Onları görenler de yiyecek almaya gittiler ama elbette sayı arttı. Sonra onları gören daha büyük bir kalabalık yiyecek almaya gitti. Haber ve görgü tanıkları sokaktan sokağa atlar ve etki alanı genişlerken, kamyondaki yiyecek hızlanarak tükenir. Öyle bir an gelir ki, kamyona doğru ilerleyenlerin sayısı en yüksek olduğunda kamyon bomboş kalır. Kamyon tam doluyken yiyecek alanların sayısı en düşüktü. Bu, ekosistemde ve endüstri toplumunda gözlenen LV grafiklerini açıklayan benim bulabildiğim en basit anlatım.

Ancak endüstride verimliliğin yükselmesi gibi bir etken de var. Toplam petrol üretimi artmasa bile elde edilen yarar yavaş yavaş artıyor çünkü verimlilik yavaş yavaş yükseliyor. Bu durum, kişi başına düşen enerji 1970’lerden beri azalmasına karşın bunun hissedilmemesinin başlıca nedeni. Ne var ki madalyonun bir de öbür yüzü var. Jevon’un ikilemi (İng. Jevon’s paradox) denen bu olgu, insan psikolojisinin ve toplumun ortak davranışının önemini anlatıyor. Bu olgu, verimlilik yükseldiğinde tüketimin yükselmesidir. LED ampul kullanmaya başladığınızda “gereksiz ise söndür”meyi bırakırsınız. Eskiden yalnızca salonu ısıtmakla yetinirken verimli kombiler sizi bütün evi ısıttıracak kadar şımartır. Bu şımarıklık bireysel olmakla kalmamış, yapısallık kazanmıştır.

 

Büyümenin Sınırları

Karmaşık sistemlerin modellenmesiyle ilgilenen bilim dalı sistem dinamiği adı veriliyor. Bu, görece yeni bir bilim dalı. 1972’de bir bilimadamı grubunun Büyümenin Sınırları adıyla Club of Rome için hazırladığı rapor, ekonomik sistemi doğal kaynak bileşenleriyle birlikte modelleyip hesaplama sonuçlarını senaryolar biçiminde sundu. Birbirinden farklı senaryoların hepsi tek bir şeye işaret ediyordu: Küresel ekonomi 21. yüzyılda bir noktada çöküyordu. En olası görünen senaryo 2010-2020 arasında bir çöküş öngörüyordu. Zamanlama tartışılabilir, üretimin veya nüfusun hangi sayılarda doruk yapacağı yeniden hesaplanabilir ancak modelin çıktısı çöküşün kaçınılmaz olduğu idi. Bardi, bu önemli çalışmanın önceleri yeterince bilimsel ilgi uyandırmadığından yakınıyor. Sonradan yavaş yavaş bilimsel yayınlarda ve ana akım basında sözü ediliyor ancak eleştiriler çoğunlukla bilimsellikten uzak kalıyor. Yazara göre 80’lerin ve 90’ların aldatıcı bolluk ortamında genel nüfusun raporla ilgili izlenimi bütünüyle değişiyor ve modele itibar eden kalmıyor. Ölçüsüz ve bilimdışı eleştirilerin çoğunun iktisat çevrelerinden gelmesi hiç de şaşırtıcı değil.

Model bugün hala kullanılıyor. Yenilenebilir enerjinin kendini göstermesinin modelin çıktısını değiştireceği öne sürülebilir ancak Bardi’ye göre bu olanaksız görünüyor. Çünkü yenilenebildiği söylenen yollarla üretilen enerji tek kullanımlık tüketim kanallarında o kadar hızlı tüketilecek ki, çöküşten önce enerji üretim sermayesinin kendini yeniden üretmesine, yani “sürdürülebilir” olarak yapılanmasına zaman kalmayacak.

11 – “Büyümenin Sınırları”nın 1972 sürümünde temel model. Sayfa 117’den.

11 – “Büyümenin Sınırları”nın 1972 sürümünde temel model. Sayfa 117’den.

“World3” adlı bu dinamik modelin temel senaryo çıktısını gösteren grafiğin asimetrik oluşuna dikkat edin. Eğrinin düşüş bölümü Seneca çöküşünü andırıyor. Kaynaklar tükenmeye başladığında, sistem bünyesindeki ağ yapısını sürdürebilecek kaynağı tedarik edemiyor ve ağ üzerindeki kimi noktaları ortadan kaldırmak zorunda kalıyor. Bu durum sistemdeki karmaşıklık düzeyinin hızla düşmesi anlamına geliyor. Örneğin emeklilik ve sisteminin ve sağlık sigortasının ortadan kalkması, küresel bir kriz durumunda ilk göreceğimiz tepkilerden biri olabilir. Yukarıda uluslararası yiyecek yardımının da ilk gözden çıkarılacak karmaşıklık öğesi olduğundan söz etmiştik. Sıkışan şirketlerin en az getiri sağlayan birimleri kapatarak yapıyı basitleştirdiği gibi, krize giren küresel ekonominin ilk tepkisi en az getiri sağlayan sistemleri ortadan kaldırmak olacaktır. Ama şirketin işten attığı kişileri bir şekilde hayatta tutan bir toplum var iken küresel ölçekte gerçekleşen bir krizin “işten attığı” birimleri kim doyuracak, uzaylılar mı? Şirket iflas ederse aynı sektörde çalışan ve onun yerini dolduracak rakip şirketler hep vardır. Ama küresel ölçekte çöken bir üretim ve maliye sisteminin yarattığı boşluğu dolduracak olan rakipler kimdir, uzaylılar mı?

Şirket örneğinde olduğu gibi, küresel ölçekte gerçekleşecek olan bir çöküşün minyatür provaları aslında ulusal ölçeklerde gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliği hafif bir çöküş yaşamış ve bize küresel ölçekte yaşanacak çöküş hakkında ipuçları vermiştir. Bütünüyle politik ve demokratik nedenlerden ötürü geliştiği konusunda basının bize yalan söylediği Kuzey Afrika ülkelerindeki toplumsal kalkışmaların ekolojik nedenleri vardır. Nüfus artışı, tarımsal üretimin artamaması gibi. Yine Suriye’nin düşüşüyle ilgili “bunlar falancanın kışkırtması” gibi kahvehane zekasıyla yapılan saptamaların gölgesinde kalan gerçek, ülkenin petrol üretiminin 1996’da doruğa ulaşması, 2010’da iç piyasayı ancak karşılar duruma gelmesi ve eşzamanlı olarak tarımsal üretiminin düşmesidir. Sırada Türkiye’nin olduğunu kanıtlamaya yerim yok; arif olanın ekonomik, endüstriyel, tarımsal ve demografik göstergelere şöyle bir göz atması yeterli kanıtı sunacaktır. Toplumsal veya ekonomik yapısı zayıf olan ülkeler, kömür madenlerinde tutulan kuşlar gibidirler. Yaklaşan çöküşü erkenden haber veren birer alarm olarak görülebilirler.

Bölümle ilgili söyleyeceklerimi Bardi’nin kitabında yer almayan bir saptamayla bitireyim. Bardi’ye göre çöküş önlenebilir ancak bunun için birilerine konuyu bildirmek zorunlu koşul. İnsanların ancak ikna edilebildikleri yönde çalışıp emek verebilme gibi bir özellikleri var. Ve fakat birbirilerini ikna edebilmek için kurdukları politik sistem ve basın sektörü, çöküşü engellemek için gerekli olan ikna çalışmasını yapabilecek yapılar değil. Öyle bir açmaz ki, bilim adamı politikacıyı ikna etse bunun halka ulaştırılmasının önünde basın engeli duruyor. Politikacı basın editörünü ikna etse şirket sahipleri bütün güçleriyle basını engelleme çalışıyorlar. Yurttaşlar özverili olmaya ikna edilseler, birer yurttaş sayılmayan ve topluma karşı hiçbir borcu olmadığı varsayılan şirketler sorumluluğu paylaşmak zorunda tutulamıyorlar. Burada tek tek sayamayacağım bu gibi yapısallaşmış sakatlıkları taşımakta ısrar ederek herhangi bir iyileşme olası görünmüyor.

 

Dördüncü Bölüm: Çöküşle Baş Etmek

Bu bölümde yazar önerilerini sunuyor. Kaynakların aşırı sömürüsünün önüne geçmek, yapısal esneklik kazanmak, mali çöküşten kaçınmak ve çöküşü tersine çevirmek olarak sıralanabilir.

Aşırı kaynak tüketiminin önüne geçme başlığı altında yazar insanların psikolojik engellerine değiniyor. Kumarbaz safsatasının bir biçimi, insanların olasılıkları kestirebilmesini engelliyor. Balinacılar balina sayısının azalmış olabileceğini düşünemiyor ve hep bir sonraki ava umut bağlıyorlar. Daha iyi avlanma (veya petrol arama) donanımına yatırım yapmanın sorunu çözeceğine inanmak istiyorlar. Oysa Hardin’in de uyardığı üzere gerçekte bu davranış kaçınılmaz olan çöküşü hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Yazar kaynakların tükenmesine karşı klişeleşmiş çözüm önerileri olan özelleştirme ve kota uygulama gibi yöntemlerin neden işe yaramayacağını açıklıyor. Ve Hardin’in öngördüğü gibi otlağın aşırı otlatma nedeniyle yok olması olasılığının neden gerçek dünyada bire bir gözlenmediğini açıklıyor. Gerçek dünyada bir otlak tükenince çoban başka otlaklara gidiyor, o da tükenince çiftçiliğe başlıyor, o da tükenince kente göçüyor. İnsanların karmaşık sistemleri anlamak üzere evrilmedikleri bir gerçek.

İkinci çözüm önerisi toplumların zorlayıcılara karşı yapısal esneklik kazanması. Sözü edilen basit örneklere değineyim. Toplu taşımaya yatırım yapan bir kent, olası bir akaryakıt darboğazını görece rahat atlatır. Toplu taşımanın yalnızca raylı sistemden veya yalnızca otobüsten oluşması da istenmez, bunların makul bir karışımı olması iyidir. Halihazırda böyle bir altyapısı olmayan kent, darboğaz (kriz) sırasında bu altyapıyı kurmaya karar verdiğinde artık çok geç kalınmıştır. Toplu taşıma, yerleşim birimlerinin alabilecekleri önlemlerden yalnızca biri. Bu önlemlere bütünsel olarak yaklaşan geçiş kasabaları (İng. transition towns), bu yapısal esneklik ilkesini uygulamaya koymayı amaçlıyor. ABD yerleşimlerinin bu esnekliği kazanma konusunda hiç şansı yok denebilir çünkü neredeyse bütün kent düzenleri otomobil ulaşımı, yüksek ve kesintisiz elektrik tüketimi, kesintisiz asayiş hizmeti gibi gereklilikler üzerine kurulmuş. Elektrikli otomobillerin neden hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini anlamakta güçlük çekenler, bu yapısal esneklik (İng. resilience) kavramına iyi çalışmalılar. George Bush’un 1992’de “Amerikan yaşam tarzı pazarlık konusu değildir” (American way of life is not negotiable) demesi, Amerikan halkının bu konudaki rijitliğinin ve kırılganlığının itirafı gibi. 2003 yılında yalnızca iki günlük bir elektrik kesintisinin nelere mal olduğu bize bu konuda yeterli ipucu veriyor (http://infogalactic.com/info/Northeast_blackout_of_2003). Arjantin’de 2001’de ekonomik krizle başlayan süreçte toplumsal yapı onarılamayacak ölçüde zarar gördü çünkü para sisteminin bozulması, domino taşı etkisiyle diğer pek çok sisteme zarar verdi. Kriz dönemindeki günlük yaşamın ayrıntılarıyla ilgili bilgi ferfal.blogspot.com sitesinin yazarından edinilebilir. Yumuşak geçiş yapmak isteyen toplumlar kendilerine yapısal esneklik kazandıracak her yolu denemeliler. Hükümetler yavaş kentler, eko-köyler gibi girişimleri desteklemeliler. Küçük ve büyük pek çok çözüm yolu ve bunları tartışan sayısız kitap var. Sorun, toplumun iradesinin oluşması.

Bardi, çökmeden sona eren imparatorluklara örnek olarak İngiliz İmparatorluğu’nu veriyor. İngiltere kendi iradesiyle sömürgelerine ve askeri yayılmasına son vererek daha sert bir çöküşten kurtuldu. Yine SSCB’nin çöküş yıllarında uygu devletleri askeri yöntemlerle kendine bağlı tutmaya çalışmayarak çöküşün etkisini azaltması örnek gösteriliyor. SSCB örneğinde yazar 90’larda Sovyet üniversitelerinin bütçe kesintisi nedeniyle nasıl darmadağın olduğunu anlatıyor. Araştırmaların fonları kesilince pek çok akademisyen işi bırakıyor, pek çoğu Batı ülkelerine göçüyor. Zamanla işler kısmen de olsa normale dönüyor. Bilimsel araştırma dediğimiz şeyin ne denli pahalı ve doğal kaynak tüketen bir etkinlik olduğunu bu vesileyle hatırlamış oluyoruz. Krizde ilk bırakılacak ağırlıklar olan emeklilik ve sağlık sistemlerine bilimsel araştırmayı da ekleyebiliriz.

Çöküşü tersine çevirmekle ilgili bölümde, ekosistemle ilgili “düzeltme” girişimlerine Almanya’nın gölleri örnek veriliyor. 19. yüzyılda Berlin’in göllerine balık verimini artırmak amacıyla bir müdahale yapılıyor. Karmaşık sistemlerin vereceği tepki öngörülemez kuralına uygun biçimde, balık yok oluyor. Gölü onarmak için pahalı yatırımlar yapılıyor ve neredeyse yüz yıla varan bir zaman diliminde göl eski haline geri dönüyor. Benzer fiyasko ve onarım örnekleri sıralandıktan sonra onarımın, yani çöküşten geriye gelmenin doğal kaynak maliyetine dikkat çekiliyor. Küçük ölçekte örnekleri olan bu onarımlar küresel ölçekte olanaksızdır. Karbon yakalama gibi sözde küresel çöküşü önleyecek gülünç yöntemler, uygulanabilir olmayan doğal kaynak maliyeti nedeniyle durumu düzelteceği yerde daha da ağırlaştırabilir. Çünkü karbonu yakalamak için daha fazla enerji harcıyor ve sistemin verimini daha da azaltıyorsunuz. Yetmiyormuş gibi karbonu depolamak için daha önce hiç denenmemiş yöntemlere başvuruyor ve kumar oynuyorsunuz. Bunun yerine ekosistemi hiç bozmamanın maliyeti, onarmanın maliyetiyle karşılaştırılamayacak kadar küçüktür. Yazar bunu anlaşılır kılmak için Günther Klein’ın kurguladığı kavramlara başvuruyor. Aşağıdaki grafikte alt eğri karmaşık sistemin bozulmasını, üst eğri ise onarımı temsil ediyor. Bir sistemi bozmak için belli bir eşiğin aşılması gerektiği gibi, bozulmuş bir sistemi onarmak için de ikinci bir eşiğin aşılması gerekiyor. Bu eşiğe ulaşılana dek sistem, insanların uyguladığı onarıcı dış etkiyi sönümlüyor. Ayrıca bu onarıcı etkinin çok dikkatli bir şekilde belirlenmiş ve doğru yönde atılmış bir adım olması gerektiğini söylemeye gerek yok. Çöküşü engellemek veya geciktirmek mümkün; daha kötüleştirmek de mümkün.

12 – Günther Klein’ın sistem onarımı için yapılması gerekli yatırımdaki artışı gösteren grafiği. Eşik aşıldığında onarım imkansız hale geliyor (en üstteki yatay oklar). Sayfa 151’den.

12 – Günther Klein’ın sistem onarımı için yapılması gerekli yatırımdaki artışı gösteren grafiği. Eşik aşıldığında onarım imkansız hale geliyor (en üstteki yatay oklar). Sayfa 151’den.

Bir sonraki alt başlık mali çöküşü engellemek üzerine. Bu bölümle ilgili fazlaca yorum yapmayacağım çünkü Bardi mevcut finansal sistemin türeyişi ve sonuçları konusunda çok önemli noktaları atlamış görünüyor. Bu bölümü okumadan atlayabilirsiniz. Küresel mali sistemle ilgili hızlı ve özlü bir eğitim için sitedeki yazıların yanı sıra kaynaklar sayfasındakileri önerebilirim. Bu bölümle ilgili dikkate değer bir ayrıntı, Tevrat’ta da yer alan borçları düzenli olarak silme uygulamasını yazarın mali çöküşü engellemenin yollarından biri olarak görmesi. Yazara bu konuda katılmamak elde değil. Ne tuhaf ki bankerlerin çoğu Yahudi ve Tevrat’ın yedi yılda bir bütün borçları silme buyruğunu yerine getirmiyorlar.

Son alt başlık “kaldıraçları doğru yönde kullanmak”tan söz ediyor. Burada karmaşık sistemlerin tepkisinin öngörülemezliği konusuna geri dönülüyor. Petrolü daha hızlı çıkarmak yanlış yönde bir adımdır. Doğru yönde adımlar atabilmek için sistemin doğasını iyi bilmek gerekir. Karmaşık sistemler termodinamik potansiyeli olabilecek en hızlı yolla yaymaya çalışırlar. Bu, sistemin bir aklı olduğu anlamına gelmez, yalnızca parçaları entropiyi artıracak biçimde en kolay yolu izlerler. Bir heyelanı oluşturan taşların heyelan yapma gibi bir niyetleri yoktur, yalnızca potansiyel enerjilerini en yakınlarındaki taşlara aktarmak isterler. Yuvarlanma olanağı bulduklarında, durmak yerine yuvarlanırlar. “Seneca etkisinin” en basit açıklaması budur. Petrolü daha hızlı çıkarırsanız sistem onu çıkardığınız hızda tüketmenin bir yolunu bulacaktır; nitekim öyle de olmuştur. Bu sitede Enerji En Rahat Olduğu Yere Akar (https://cokus.wordpress.com/2010/03/12/enerji-en-rahat-oldugu-yere-akar/) yazısında bu doğal olguya değinilmişti. Bu durum karmaşık sistemlere müdahale edilemeyeceği anlamına gelmiyor. Yalnızca “zeki varlık” olma iddiasının hakkını vererek taştan, topraktan, daha doğru ifadeyle entropiden daha akıllı olmak gerekiyor.

 

Sonuç Bölümü

Kitap birbirinden bağımsız olarak okunabilecek bölümlerden oluştuğu için bunları birleştirerek ortaya çıkarılacak bir sentez yok. Her bir bölümde insanın parçası olduğu karmaşık sistemlerin yükselişinin yavaş, çöküşünün hızlı olduğu zaten gösterilmişti. Bu bölümde dikkati çeken, yazarın Homo Economicus tanımının iyileştirme potansiyelini engellediği saptaması. Çünkü insan bencil çıkarını sürekli artırmaya çalışan bir robot değildir, onu böyle davranmaya özendiren bütün etkiler yok edilmelidir. Bu da işin ideolojik, psikolojik yanını oluşturuyor ki bence dünya görüşleri ve bir bütün olarak yaşamdan beklentiler, yaşama verilen anlam değişmediği sürece Seneca çöküşü kaçınılmazdır; engellemenin hiçbir yolu yoktur.

Ek bölümünde dünya sistemlerinin nasıl modellendiği, basitten karmaşığa doğru adım adım açıklanıyor. Çok bileşenli sistemlerin gerçekçi sonuç veren bir modellemesinin yapılabilmesi için üç basamaklı bir av-avcı zinciri kurulması gerekiyor. Üç basamaklı doğal sermaye-üretim modeli veya av-avcı modelinde Seneca çöküşü gerçekleşiyor. Basamak sayısını artırmak ve modeli karmaşıklaştırmak sonucu ve asimetrik grafiği değiştirmiyor.

 

Yorum

Kitabın dili akademik değil. Kitap okuyacak düzeyde İngilizceniz olması yeterli. Kitap karmaşık sistemlerin çöküşü hakkında son sözü söylemek gibi iddiayla değil, başlangıç olabilecek katkı olarak düşünülmüş. Konu bir kitaba sığmayacak denli derin. Yazar, sistemler bilimi konusunda derinlemesine girmek isteyene Mobus ve Kalton’un Principles of System Science kitabını öneriyor.

Bardi, büyümenin yavaş ama çöküşün hızlı olduğunu aslında herkesin bildiğini söylüyor. Kitabı okudukça aslında ne kadar sık gözlediğimiz ve bize doğal gelen, kanıksadığımız bir mekanizmadan söz edildiğini fark ediyorsunuz. Herkesin bildiği kumdan kale örneğini uygarlığın bütününe uygulamak aklımıza gelmemişti. Bardi bunu uyguluyor ve ilgisiz görünen bu iki ucu birleştiriyor. Çöküşün neden hızlı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışma aynı zamanda tek başına akıllı görünen ve öyle davranan uygar insanın binlercesinin veya milyonlarcasının bir araya gelince ortaya nasıl aptal bir sonuç çıktığını saptıyor. Bir uzaylı yeryüzünden bir Homo Sapiens numunesi alıp inceleseydi kuşkusuz akıllı olduğuna kanaat getirecekti. Ama numune almayıp, kişilere odaklanmayıp da uygar dünyayı makro ölçekte uzaktan gözleseydi akıl bakımından hayvanlardan farkını anlamakta zorlanırdı diye düşünüyorum. İnsanların kurdukları sistemlerin çöküşü Marslının böyle düşünmesinde büyük pay sahibi olurdu. Herkesin aynı anda işe gidip aynı anda eve dönmekte bu kadar ısrarcı olup da trafikten yakındığı bir uygarlık için abartılı bir değerlendirme değil bu.

Yazarın örneğini verdiği kırılma olaylarına toplumsal olanları da eklemek olanaklı. Ülkemizden bildiğimiz en yakın örnek ne yazık ki adı yanıltıcı biçimde “Gezi” olarak anılan Haziran 2013 olayları. Olaylar öyle bir izlenim yarattı ki, doğru veya yanlış, kendisi dahil pek çok kişi başbakanın devrilmeye çalışılacağına inandı. Cemre Demirel’in şu (http://michaelsikkofield.blogspot.com/2016/12/) yazısında işaret ettiği üzere kimisi bugün bile olayın “bir kaç ağaçla” ilgisizliğini göstererek göstericilerin ikiyüzlülüğünü kanıtlamaya çalışır. O bir kaç ağaç deveyi çökerten son saman çöpü idi. Tıpkı Avusturya-Macaristan veliaht prensinin öldürülmesinin Birinci Dünya Savaşı’nın nedeni olmayışı gibi. Savaşların çıkması da Seneca çöküşü modeline uygun bir olgu. İki savaş arası barış dönemi, ancak savaşla çözülebilecek bir haksızlığın veya dengesizliğin inşasıyla geçiyorsa, toplumlar arası ilişkilerin oluşturduğu karmaşık sistemde bir kırılma oluyor ve geribeslemeler birbirini tetikliyor. Barış tellallığı yapan neo-liberallerin biraz bilimsel düşünmeyi öğrenmeleri gerek. Fosil yakıta bağımlı bir yaşam kurmaktaki ısrarımız nasıl topyekun bir çöküş getirecekse, ulusların birbirlerine “barışçıl” haksızlıklar yapmalarına göz yummak savaşı getirecektir.

 

Bardi de “Bunlar Komplo Kuramı” Hastalığına Tutuldu…

Şimdi gelelim Bardi’nin yanıldığı ve kitabı lekelediği yere. Bardi, binlerce yıl önce yapım sırasında çöken Mısır piramidini örnek verdiği bölümde sözü 11 Eylül 2001’de çöken Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerine getiriyor. Yanlış bir benzetim kuruyor ve yırtılan uçak gövdesi ve çöken Mısır piramitleri ile ikiz kulelerin davranışlarını aynı modelle açıklamaya kalkıyor. Bir kere bu model ikiz kulelerin çöküşünü açıklamıyor. İkiz kuleler uzun süre boyunca aşırı yüklenmiş de uçak çarpması bardağı taşıran son damla veya deveyi çöktüren son saman çöpü olmuş değil, böyle bir durum yok. Bu yanlış benzetimde ısrar ederek bir de alaylı bir dille 11 Eylül’ün gerçeğini açıklayan “komplo kuramlarını” haksız çıkarmaya çalışıyor ki, bence bu kitap üstünde entelektüel anlamda bir lekedir. 11 Eylül olayının mantıklı, somut, bilimsel, kriminal yöntemlerle çözümlemesini yapan sayısız kaynak var ve kısa bir listesini kaynaklar sayfamda (https://cokus.wordpress.com/kaynaklar/) bulabilirsiniz. Bu konu Bardi’nin yaptığı gibi öyle kısaca değinilip üzerinden geçilebilecek bir konu değil; aynı Gezi konusu gibi. Ama 140 harfe anlamlı bir söz sıkıştırmaya çalışan, bir paragraftan oluşan “yazı”ları okuyup parmağını bir an önce ekranın üzerinde kaydırarak hayatına devam eden modern insanların bunu kavramaları pek zor. Bazen denk geliyor, bu pek modern, çağdaş kişilerin yüzüne bunu söylüyorum ve bu karmaşıklığın kabahatlisi benmişim gibi davranıyorlar.

“Ben senin gibi her konuyu üç saniyede anlamaya çalışmıyorum; aylarımı, yıllarımı bir konuyu anlamak için tüketiyorum ve bu çabanın çıktısını kemiğinden sıyrılmış, suyu süzülmüş olarak önüne koymayı deniyorum ve sen hala bu gereksiz düzeyde karmaşıklaştırılmış yaşamımız için beni ve benim gibileri mi suçluyorsun? Sen başına gelecek her türlü kötülüğü hak ediyorsun dostum, emin ol. Azıcık aklını başına alacak iradeyi gösterebilirsen sana derim ki, burada bir yaşam dersi gizli; ben bunu anladım. O da kemiksiz, kılçıksız nimetin olmadığıdır. Hiç bir zaman hazır, saf, som gerçeğe konamayız. Bardi burada sendeledi… Öteki bir başka yerde çuvallayacak, beriki bir alt başlıkta saçmalayacak. Sen meyveyi yiyip zehirli çekirdekleri tüküreceksin. Kitap, film, ders, okul, konferans, vaaz; düşünce her ne biçimde gelirse gelsin insan ürünüdür ve bir yerinde ille de büyük veya küçük bir kusur olacaktır. Çok çalışırsan bu hata oranını düşürürsün. Sana 0,6’sı sunulur. Çalışır, 0,9’a ulaşırsın. Daha çalışır, 0,99’a ulaşırsın. Ama hiç bir zaman 1’i göremezsin. Teleskop yapar uzaya bakarsın. Güneş sistemini, gökadayı, gökada öbeklerini görürsün ama hiç bir zaman evrenin yani bütün gerçekliğin fotoğrafını çekemezsin. Mikroskop yapar hücreyi, molekülü, atomu, çok uğraşırsan elektronu görürsün ama hiç bir zaman mutlak en küçüğe ulaşamazsın. Parmak izimiz gibi beyin şemalarımız da özgün. Hepimizin zihninde evrenin kusur oranı kişiden kişiye değişen bir kopyası var. Hiçbirimiz gerçeğin bütününe ulaşamıyoruz ama ulaşmak için yarışıyoruz. En çok yaklaşan kazanıyor. The Seneca Effect seni biraz daha yaklaştıracak. Yararlanma olanağın varken yararlan.”

 

Bu Kitabı veya Bu Değerlendirmeyi Okuyana Düşen Nedir?

Milyarlarca insanın oluşturduğu dev ilişkiler ağının yazgısı, temel kişi davranışında bellidir. Ömrü boyunca asgari ücrete ve karın tokluğuna şükretmiş birini orta halli bir gelir düzeyine yükseltirseniz minnet duyar, hatta kendini size borçlu hisseder. Ömrü boyunca zenginliğin, bolluğun yüzmüş birini aynı orta halli gelir düzeyine düşürürseniz yaşamının mahvolduğunu düşünür hatta sizi öldürmek ister. Yakın gelecekte ulus veya küresel ölçekte göreceğimiz olay da aynı şablonu izleyecektir. Fosil yakıtla ve onunla birlikte ayağımıza düzenli olarak serilen nimetlerle şımarmış ama eskisinden daha akıllı, daha bilgili olmayan güruhlar, kriz dediğimiz ekonomik itkilerle veya politik sistemin dışındaki doğal itkilerle rahatlıklarını yitirdiklerinde insan kanına susayacaklar ve kimi toplum için silahlı çatışma kaçınılmaz olacak. İkinci Dünya Savaşı yıllarında olduğundan daha sıkı ve daha sık örülmüş ilişkiler ağının bulunduğu günümüzde, ister politik olsun ister doğal olsun felaketlerin etkisi çok daha geniş bir alana yayılması olasıdır. Bardi’nin anlattığı çığ etkisi, endüstri uygarlığının bir daha kendini toparlayamayacağı kadar büyük olacak. Bu çok yüksek bir olasılık ve aynı şeyleri yapmayı sürdürdükçe yükselecek olan bir olasılık. Bunları yazmaya başladığım 2009 yılından beri uygar toplumlar aynı şeyleri yapıyor.

Sonuçta bu işin iyimserlikle, kötümserlikle ilgisi yok. İyi olasılık: Sekiz milyar insan hızlıca aklını başına alacak. Taşı taş üstünde bırakmayacak bir Seneca düşüşünden kendini kurtarmak için tedavi edici reçeteyi benimseme ve yaşam biçimini değiştirme yetisi var bu insanların. Hiç bir şeyi arttırmadan, büyütmeden, kalkınmadan yaşamanın bir yolunu arayacaklar. Bu durumda iyimser kişilerin yapmaları gereken, bu potansiyeli gerçekleştirmek üzere uyarmaktır. Yazıp çizecekler, kınamalardan ve baskıdan çekinmeden uyaracaklar. Değişimi başlatacak kıvılcımı çakmayı deneyecekler.

Kötü senaryo: Sekiz milyar insan kolektif olarak bakteriden veya yoğurt mayasından daha zeki olamadığını kanıtlayacak ve acılar içinde kıvranarak yok olacaktır. Bu olasılığa inananların yapmaları gereken, kendilerini bu delilikten ve sonuçlarından yalıtacak, kuşaktan kuşağa aktarılabilen bir tür Nuh’un gemisi inşa etmek. Bu mecazi geminin hangi biçimleri alabileceği ortaklaşa akılla bulunabilir. Sorun, bu kararlılığı gösterebilmek. İnsanların ottan, itten daha akıllı olmadığını düşünen Marslıyı yanıltacak, Homo Sapiens’in bir zeki yaşam biçimi olduğunu gösterecek minicik bir azınlık oluşmalı.

Gördüğünüz gibi olayın duygularla ilgisi yok, iyimser olsanız da kötümser olsanız da akıl ve sağduyu size şimdiye dek yapageldiklerinizi yapmayı sürdürmek gibi bir seçenek sunmuyor. Her iki olasılık da akıl ve vicdan sahibi kişilere ayrı ayrı görevler biçiyor. Buraya kadar okuduysanız bu iki görevden biri şu anda size verildi.

Kitabı indirebileceğiniz adres:

http://libgen.io/search.php?req=seneca+effect&lg_topic=libgen&open=0&view=simple&res=25&phrase=1&column=def

2 Responses to “The Seneca Effect Kitap İncelemesi”


  1. 1 Selami Demir 27 Ağu 2018, 18:56

    Merhaba
    Her ne kadar hissettirmesek de ensedeki bir nefes gibi takibindeyiz, yazdıklarını büyük merakla takip ediyor; sizi hiç görmesek de derin saygı ve hürmet besliyoruz. Büyük Çöküş isimli e-kitap projenizin dünyayı algılama konusunda mükemmel bir başlangıç basamağı olduğu görüşümü hala koruyor, yazılarınıza her göz attğımda herkese zorla okutmak hissiyatı içimi kaplıyor ancak yine de yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilmiş olmak, dünyanın gerçek sorunları hakkında iki kelam edebileceğimiz bir kaç arkadaş dahi bulamamak yüreğimizi kemirip bitiriyor. Ülkemiz “çok önemli meseleler”ine takılıp görmeyi reddediyor olsa da yaklaşıyor yaklaşmakta olan..
    Bir kitap var sizin görüşlerinizin paralelinde
    “Petrol Kıtlığı ve ABD-Çin Savaşı”
    Müsait bir zamanınızda incelemenizi öneririm.
    Saygılarımla

  2. 2 Ümid Mammadli 30 Eyl 2018, 22:08

    reis keşke youtubede de devam etsen.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s




Bu bloga abone olmak ve güncellemelerden eposta ile haberdar edilmek için tıklayın.

Diğer 121 takipçiye katılın


%d blogcu bunu beğendi: