Düşünceyi yönetmek

İnsanın evrilmesinin hayvanınkinden farkı, fiziksel rekabetin değil zihinsel rekabetin öne çıkması. Fiziksel rekabet eski zamanlarda savaş, yokluk, açlık gibi zor durumlarda en güçlü bedenlere sahip olan insanları seçmiş, ama bu evrim bir noktadan sonra, yani uygarlığın kurulmasından sonra yerini zihinsel evrime bırakmış. Savaşları güçlü olan değil, zeki olup daha iyi silahları geliştiren, daha iyi taktik uygulayanlar kazanır olmuş. Zihinsel evrim sürüyor ve zihinsel rekabette önde olanlar (örneğin Batı, örneğin sermaye sınıfı) geride olanlara (örneğin III. Dünya, Türkiye, örneğin işçi sınıfı) egemen olmayı sürdürüyor. Bu egemenliği yalnızca askeri ve ekonomik olarak anlamamak gerekir. Zeki ve bilgili olanlar, aptal ve cahil olanların üzerinde her alanda tam bir egemenlik kurmak ister. Bunun için eldeki bütün araçları kullanırlar. Basın ve kitlesel iletişim araçları da bunlardan biri. Aslında kitlesel iletişim kavramında bir sorun var, çünkü televizyon, gazete, kitap ve kısmen internet gibi araçlar tek yönlü çalışıyor, yani iletişime değil, yalnızca iletime hizmet ediyor. Bu, ciltlerce kitabı doldurabilecek bir araştırma konusu. Basında dezenformasyon (bilgi çarpıtması), basın yalanları, Hollywood yalanları, televizyonun uyuşturması gibi anahtar sözcükleri aratarak bu konuda pek çok çalışmaya ulaşabilirsiniz. Elbette bu sözcüklerin İngilizcelerini de aratmanız gerekecek, çünkü ülkemizde bu konuda pek az ciddi çalışma var.

Brain-puppet256Bilgi kirliliğinin bu sayfada işlediğim genel konularla olan ilgisi ortada. Düşünmeyen, öğrenmeyen insanlar kolay yönetilir. Katılımcı olmayan, ezme ve ezilme ilişkisi üzerine kurulu olan toplumsal düzenler er geç çürür. Fosil yakıt uygarlığı bütünüyle çökecek ama bilginin ve bilenin, aklın yüceltilmeyip aşağılandığı bizimki gibi geri kalmış ülkeler bu çöküşten çok daha kötü etkilenecek. Çünkü bilgiyi ve aklı dışladığı için geri kalmış olan toplumlar sorun çözme yeteneği gelişmemiştir. Fosil yakıtların tükenmesi, ekolojik yıpranma, susuzluk, tıkanan para sistemi gibi sorunları çözecek birikim geri kalmış toplumlarda yoktur. Ne duruma geleceğimizi bilemeyiz. Ancak önce bireysel olarak kendimizi, daha sonra da toplumun geleceğini iyileştirmek istiyorsak kendimize ve yeni kuşaklara kendi adımıza düşünüp karar vermeyi, öğrenmeyi öğretmek zorundayız. Basın-yayın ve internet çöplüğündeki samanların, yani bilgi kirliliğinin içindeki iğneyi, yani gerçek bilgiyi bulmayı öğrenmek zorundayız.

İnsan, yaşamına kendi adına düşünebildiği kadar egemen olabilir. Bu yetisini yitirdiğinde onun adına karar verecek birileri mutlaka bulunur. Dahası, kalabalıklar düşünme ve karar verme iradesini yitirdiğinin farkında olmayabilir.

Totaliter (bütüncül) düzen, demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük bir yönetici grubunun elinde toplandığı demokratik olmayan düzene deniyor. Bu düzen varlığının herkesçe görünmesi ve bilinmesi ile aslında bir noktaya kadar dürüst bir düzendir. Bundan daha kötüsü, bütüncüllüğün gizli olduğu, yani topluma bir demokraside yaşıyor izlenimi veren totaliter düzendir. Sandığa gidebilir, muhalif politika güdebilir, muhalif düşüncelerinizi yayabilir, toplumda yarış içinde olan farklı güç grupları olduğunu sanabilirsiniz. Ne var ki bunlar toplumun demokratik bir düzen güttüğü anlamına gelmiyor. Güç ve yetki kendini gizleyen bir tek elde toplanmış olabilir. Demokrasi ve adil toplumsal rekabet olarak algıladığımız her şey bir sahne gösterisinden öteye gitmiyor olabilir. Bu bir anlamda darbe ile seçim hilesi arasındaki farka benziyor. Darbe dürüst ve yalındır, kendini gizlemez. Herkes iktidarın halk iradesini temsil etmediğini bilir ve bu doğal bir direnç yaratır. Ancak son üç – dört seçimdir örneğini yaşadığımız ve gelecek hafta bir yenisini yaşayacağımız seçim hilesi, iktidarın halk iradesinde olduğu sanrısı yaratarak direnç oluşmasını engeller. Aradaki fark, toplumun algısını ve ardından düşünme biçimini yönetmektir.

Salt bu iş için toplum yerine düşünmeyi ve bu düşünceleri toplumlara hissettirmeden dayatmayı iş edinen adamlar ortaya çıkmıştır. Bunlara düşünce kuruluşu (think-tank) denir. Kimi zaman toplum mühendisliği de denen bu iş basın-yayın, politikacılar, sivil toplum örgütleri ve çok uluslu şirketlerce paylaşılır. Bunların işleri göze görünmez. Yani aslında yaptıkları bir takım meşru işler vardır ama bu işler görünen amaçlara hizmet etmez, gözetildiği söylenen değerleri gözetmez. Uğrunda çalışılan amaç gücün görünmeyen bir merkezde toplanması ve bunun böyle kalmasıdır. Doğrudan doğruya baskıcı ve zorba yönetimlerde gücün merkezde tutulması için sansür, hapis, açık tehdit gibi yöntemler kullanılırken gizli totaliter düzenlerde bunun için öncelikle toplumun düşüncesini yönlendirme yöntemleri kullanılır. Toplumsal direnç gerek ilke, gerek eylem aşamasında doğrudan doğruya bastırılmaz, ancak yönlendirilir ve “güvenli” bir yatakta akması sağlanır.

oligarch god opm7b-300x181

Aşağıda bu yöntemlerin kısa bir listesi var. Bu tam bir liste değil. Bu yöntemlerin birbirinden ayrımı da belirgin olmayabilir. Pek çok kitap ve yayında bu yöntemlerin biri veya ikisi üzerinde durulur. Ben bunları bir bir adlandırıp özünü vermeye çalışacağım.

1)     DUYGULARI KULLANMAK, AKLI DIŞLAMAK
İnsanı insan yapan mantığıdır. Bilge kişi kararını duygularıyla değil, mantığıyla verir. Duygular irade denetiminde değildir. Duygular çoğu zaman kişiyi doğruya değil, gönlüne ve zevkine hoş gelene yöneltir. Kişileri duygularını kullanarak denetim altında tutmak kolaydır. Bu durum ikili ilişkilerde de, politik ilişkilerde de belirgindir, sınanabilir, doğrulanabilir. Uygar insanın mantığı ve sağduyuyu çöpe atmaya en hevesli olduğu iki konu milliyetçilik ve dindir. Politikacılar ve sermaye oligarşisi bu ikisini kullanarak toplumları aptala çevirir, düşünmelerini engeller. Milliyetçiliğin yurtseverlikle ilgisi yoktur. Egemenler yurtseverliği baskılarken milliyetçiliği vurgularlar. Yurtseverlik özünde bir duygu değil, faydacı bir düşüncedir ve rasyonel bir tabana oturur. Bugünün koşullarında toplumsal zindeliğin gerektirdiği bir güdülenmedir. Milliyetçilik ise düşünce bile değildir. İçi boş, şiirsel söylemlerden beslenen coşkulu duygulardan öteye gitmez. Düşünmeyen ve yalnızca “hisseden” kalabalıklara ne yapacağını söylemek ve onları robotlara çevirmek kolaydır. Bunu başarmalarını sağlayan öbür araç dindir. Diğerlerini araştırmadım ama İncil ve Kuran’ın kurumsal dini tanımadığı ortadadır. Dinin kurumsallaşması onu bir baskı ve denetim aracı yapar. Hristiyan dünya bu kurumsallaşmayı yıkarak bu aracı kısmen ortadan kaldırmıştır. Müslümanlar ise daha kurumsallaşmanın zincirinden kendini kurtaramamıştır. Kuran bireysel özgürlüğü, özgür iradeyi ve aklı öne çıkarır, ama kurumsal İslam tam tersini, yeryüzü tanrılarına boyun eğmeyi dayatır. Kurumsallaşmış İslam yalnızca aklını çöpe atan aymazlara seslenir, onları emredileni yapan, “hisseden” ama düşünmeyen zombilere çevirir. Türkiye’de din veya milliyetçilik sloganlarının iktidara gelmeye yetmesi 1980 sonrası zombi yoğunluğunun gittikçe arttığının göstergesidir. Din ve milliyetçilik boyasıyla boyanan iktidarlar, adı ne olursa olsun totaliterdir. Türkiye’deki ve dünyadaki geçmiş deneyimler ve bugün yaşananlar bunu doğrular.

2)     TARİHİ DEĞİŞTİRMEK
Yaşanmış tarihi değiştirmek toplumların düşünce dünyasını derinden etkiler. Çünkü soy/ulus bilinci, kültür ve uygarlık birer birikimdir. Artmakta, üzerine eklenmekte olan birikimler. Birey ve toplum bunları miras aldığında, üzerinde ilerlediği bir yol bulur. Bu yolun üzerinde ilerlemeyi sürdürmesi onun hayatta kalma şansını da, özgürlüğünü de artırır. Tarih bu noktada önemlidir. Tarih bitmiş bir süreç değildir. Yüz yıl önce olanların etkisi bugünkü yaşamımızı doğrudan etkiledi, etkilemeyi sürdürüyor. “Ben kimim, nereden geldim, neredeyim, nereye gidiyorum, dostum kim, düşmanım kim” gibi pek çok sorunun yanıtı tarihtedir. Denetim altına almak istedikleri bir toplumun tarihini silip yeniden yazmak işte bu sorulara daha önce verilen yanıtları da silmek anlamına gelir. Bu durumda diledikleri yanıtları kendileri vereceklerdir. Almanya II. Dünya Savaşı sonunda işgalcilerin denetimine girdiğinde ulusal iradesini kalıcı olarak elinden almak için tarih yeniden yazıldı. Savaşta olanlar yok sayıldı, hiç var olmamış saldırı ve soykırımlar uyduruldu. Savaşı başlatan taraf bile değiştirildi. Bu yalan II. Dünya Savaşı tarihi bugün Almanya’nın okullarında ders olarak okutuluyor. Türk ulusunun düşünce dünyasında özgürlük ve ulusal egemenlik fikrine yöneltecek her şeyin silinmeye çalışıldığı bugünlerde sırf bu iş için, tarihi silip yeniden yazmak için Tarih Vakfı kuruldu. Vakfın yayınlarına baktığınızda bunu sezdirmeden, incelikli biçimde ve uzman tarihçi jargonu ve tavrıyla yaptıklarını görürsünüz. Ağır ağır işletilen bu dezenformasyon çabaları yasanın zorbalığıyla da destekleniyor. Pek çok Avrupa ülkesinde sözde Ermeni ve Yahudi soykırımlarını tartışmaya açmak hapisle cezalandırılır. Ayşe Hür, Taner Akçam ve benzeri naylon tarihçilerin ve faşist hükümetlerin çabalarıyla Türkiye de o noktaya doğru gidiyor. Halkı tarih bilincinden yoksun bıraktığınız zaman oligarşiye karşı ortaklaşacılığın direnç ve dayanak noktalarından birini kırmış olursunuz. Tarih unutuldukça toplumun ortak çıkar algısı aşınır.

3)     SÖZCÜKLERİ, DİLİ DEĞİŞTİRMEK
Dil de tarih gibidir. Toplumların kalıtımına işlemiş, düşünce dünyalarına her rüzgar ve akıntıda sürüklenmeyecekleri bir çıpa sağlar. İnsanlar sözcüklerle düşünür. Dolayısıyla konuştuğu dil, ürettiği felsefe ve bilimin, yani kısaca düşüncenin hammaddesini oluşturur. Sözcükleri değiştirdiğinizde insanların düşünce akışını da değiştirmiş olursunuz. Türk ulusunun bugünkü dili zaten parlak durumda değil. Üzerinden 6~10 yüzyıllık Araplaşma ve Farslaşma silindiri geçmiş. Buna karşın bir temizleme ve arındırma hareketiyle Türk toplumu yeniden düşünebilir, bilim ve felsefe üretebilir duruma getirilmeye çalışılmış ve kısmen de başarılmıştır. Bugün ise Türk dili basının ve politikacıların yoğun saldırısı altında. Yeni kuşaklar Türkçe bilmiyor. Yaşı yetenler bildikleri Türkçeyi unuttu. Bu da toplumun kendi arasında anlaşamamasına, dolayısıyla düşünce üretememesine, dolayısıyla özgürlüğünü yitirmesine ve zombileşmesine neden oluyor. Basın ve politikacılar saldırıya “müdahale”, göstericiye “çapulcu”, mala zarar vermeye “şiddet” diyerek kişilerin düşüncesini yönlendiriyor. Bu yolla saldırgan ve mağdur, ezen ve ezilen ilişkileri yeniden tanımlanıyor. Bir zamanlar kitaplar için yapılan yasaklı sözcükler listeleri bugün internet için hazırlanıyor. Nefret suçu yasalarıyla egemenlerin yasakladığı sözcükleri sokakta bile söylemek suç oluyor. 1984 kara ütopyasında “newspeak” (yeni konuş) denen sözcükleri değiştirme biliminin derme çatma ancak bilinçli bir örneğini bugün yaşıyoruz. Romanda “newspeak” kavramına bitişik bir de “doublethink” (ikili düşün) vardır ki, durumu özetler. Kavramları kafasında yerli yerine oturtamayan kişi hakkını, dostunu, düşmanını, yararı, zararı, iyiyi, kötüyü ayırt edemez. Sözcükleri değiştirme veya değişmiş sözcükleri yerine getirmeme yöntemi kurumsal din tarafından da yoğun olarak kullanılır. “Tanrı’nın ölçülendirmesi” sözü “Takdir-i İlâhi” sözü gibi yılgınlık yaratmıyor, değil mi?

4)     SUÇLULUK YARATMAK
Suçluluk duygusu kişiyi haklarından vazgeçmeye, bedel ödemeye, gereğinden fazla özverili olmaya razı eder. Bunun tarihi değiştirmekle pek çok ortak yönü var. Sözgelimi bugünlerde Türkiye tarihi değiştirilerek Türk ulusuna soykırımlar, işgaller, sistemli ayrımcılıklar yapmış, savaşlar başlatmış bir ulus olduğu düşüncesi aşılanıyor ve haklarından vazgeçmeye razı ediliyor. Bu rıza kişilerin aklında suçluluk duygusuyla korunan ve dokunulamayan bir tabu alanı yaratıyor. Bir konu tartışılırken konuyla ilgisi olsun olmasın, bu yasaklı alandan geçilerek topluma (veya bireye) yapılmak istenen haksızlığa karşı oluşabilecek direnç kırılıyor. Sözgelimi ABD basını beyaz Amerikalılara sürekli Kızılderili soykırımını ve siyahlara uygulanmış olan ayrımı ısıtıp ısıtıp sunarak toplumsal özgüveni kırmaya çalışıyor. Avrupa ülkelerinde 3. dünyadan göç alınıp alınmaması tartışmalarında bu suçluluk duygusu masaya konarak ulusal çıkara duyarlı toplum katmanlarının direnci kırılıyor. Basın ve akademisyenler öncelikle çok uluslu şirketlerin ve Batı’nın neden olduğu ekolojik yıkımın ve küresel ısınmanın faturasını herkese, sıradan insanlara keserek suçluluk duygusu yaratıyor. Adaptörü prizden çekmek, tasarruflu ampul kullanmak gibi saçma sapan ve incir çekirdeğini doldurmayacak uygulamalar bize sorumluluk duygusu kazandırmaktan çok suçluluk duygusu yerleştirmek içindir. Dikkat edin bu öneriler ABD ve Avrupa basını gibi, Greenpeace, WWF gibi genelde tek bir fikir merkezinden yönlendirilen öznelerden gelir. Nedense katliam, askeri darbe, savaş çıkarmak, terör örgütü organize etmek, endüstri atıklarını suya ve toprağa bırakmak, halk sağlığını bilerek bozmak, salgın hastalıklara neden olmak, bitki ve hayvanların soyunu tüketmek gibi sabıka dosyaları hepsi birbirinden kabarık olan çok uluslu şirketlerin yöneticileri ve onlara bu olanakları sunan politikacılar böyle bir suçluluk duygusundan zerre pay almıyorlar.

5)     KORKU YARATMAK
Bu yöntem birinci maddedeki duygulara başvurma ve aklı dışlama yöntemiyle benzerdir. Korku duygusu kişinin önceliklerini değiştirdiği için haklarından vazgeçmeye ve merakını köreltmeye yöneltir. Kayalıklardan düşmekten korkuyorsanız dağın tepesinde ne olduğunu merak etmez, tırmanıp görmeye çalışmazsınız. Burada püf noktası var olmayan kayalıkları topluma var göstermektir. Toplumun tepesindeki yöneticilerin, sermaye oligarşisinin işlerine burnunu sokan bir gazetecinin öldürülmesi, o gazetecinin susturmaya olduğu kadar, diğer meraklı gazetecilere gözdağı vermeye de yarar. Her meraklı gazeteciyi öldürtemeyeceklerini bilirler. Mp3 indiren birinin hapse atılması mp3 indiren herkesi hapse atma amacına değil, korkutarak caydırma amacına yöneliktir. Otuz yıldır Türk ulusuna her toplumsal muhalefet örneğinde 1980 öncesinin hatırlatması, anlamsız bir korku yaratarak halkı hak aramaktan vazgeçirmek içindir. Hak arayarak 1980 öncesine dönülmeyeceği açıktır. Ama bu yöntemin en anıtsal örneği 11 Eylül’dür. ABD halkı terör korkusuna kapıldı ve anayasanın tanıdığı vatandaşlık haklarından ve kişisel mahremiyetinden vazgeçmeye gönüllü oldu. Benzer bir saldırı 2005 yılında yine devlet güçlerince Londra metrosuna yapıldı ve Avrupa halkı var olmayan bir terör korkusuna teslim olarak haberleşme ve seyahat etme özgürlüklerinden caymaya koşullandırıldı. Halk, ülkenin kamera ağlarıyla örülmesine ve iletişim mahremiyetinden vazgeçmeye razı edildi. Oysa bilgilenen ve temiz düşünebilen kişiler için gerçek tehdit ile sahte tehdidi birbirinden ayırmak kolaydır. Şerit metreyle uçak kaçırmak olanaksızdır ve havaalanı güvenliğinin bavulunuzdaki şerit metreye el koyması yalnızca terör korkusunu taze tutmak içindir.
Yalnızca korku ve dehşet değil, çözülmez görünen sorunlar da yaratılabilir. Önce sorun yaratılır, sonra yılmış veya bunalmış halk ne kadar uygunsuz bile olsa tek seçenek olarak gösterilen çözüme razı edilir. Çözülebilecek iken çözülmediğini ve kronikleştiğini gözlediğiniz politik sorunlara bu gözle bakmayı deneyin. Her şey biraz daha berraklaşacak ve algıladığımız özgürlük düzeyiyle gerçek özgürlük düzeyi arasındaki fark görünür olacak.

6)     ÖZGÜRLÜK YANILSAMASI YARATMAK
Derler ki, kapitalizm tüketiciye seçme özgürlüğü sunar. Demokrasi için de çok benzer şeyler söylenmesi ne rastlantı! Sermaye oligarşisinin biçimlendirdiği bir kapitalizmde (aslında şirket sosyalizmi veya bir tür faşizm) seçme özgürlüğü ancak tüketiciye sunulanlar arasındadır. Sunulanlar arasında gerçek bir türlülük ve farklılık yoktur. Şirketler sürekli birleşiyor ve yakında her sektörde bir şirket kalacak. Onlar da birleşerek bütün ürün ve hizmeti tek şirket sunar duruma gelecek. Öbür yandan gerçek demokratik muhaliflere oy vermek hakkı, bunların iktidara gelmemesi için her türlü yönlendirme sonucu etkisiz kalıyor. Muhalefeti kara çalarak gözden düşürme yöntemleri sonuç vermediğinde son ve kesin çare olarak “faşizm” suçlamasına başvuruluyor. İnsanların politik düşüncelerinin gezinebileceği bir çerçeve çiziliyor, bu çerçevenin dışı faşizm olarak tanımlanıyor ve bu sınırı geçmeye cüret edenler zor kullanarak caydırılıyor. Tarihin silinip yeniden yazılmasına karşı çıkan revizyonist tarihçiler Avrupa’nın pek çok ülkesinde hapse tıkılıyor. Suçluluk duygusu yaratmak (madde 4) ve tarih bilincini yok etmek (madde 2) için gerçekleşmemiş soykırımları yasa çıkararak gerçek yapmak, karşı gelmeyi de suç haline getirmek yaygın bir uygulama. Böyle bir düşünce özgürlüğü, tabu olan ve aynı zamanda ayıplanma, hapse atılma gibi yaptırımlarla karşılanan konulara dokunmadan söyleyebileceğiniz şeylerle sınırlı. Mayın tarlasında yürümek gibi. Üstelik mayınlı alanlar hiç durmadan genişliyor. Bu mayınlı alanlar yere ve zamana göre değişebiliyor. Bugün Türkiye’de devletçiliği ve KİT’leri savunmak veya örneğin PKK’yı kınamak alay edilmeye ve ayıplanmaya yetiyor. Eskiden bu ülkede herkes ateist olmakta özgürdü ancak Tanrı’yı yok sayanlar pek yakında toplum düşmanı ilan edilecek. Buna karşın herkes “dilediği dine inanmakta özgür” olacak. ABD’de mümkün olan en az sayıda, yani iki parti vardır, ikisi de bütünüyle aynı politikayı güder. Seçmen bir seçim yaptığını sanırken yalnızca hangi şirketin lobisinin seçimi kazanacağına karar verir. Uzun vadede şirketlerin çıkarı ortaktır, dolayısıyla hep aynı adaya oy vermiş olur. Yirminci yüzyılın başlarında, basın ve eğlence sektörünün tekelleşmeye başladığı ve görünmez elin bürokrasiyi iyiden iyiye ele geçirdiği yıllarda üçüncü partinin güçlenme olasılığı ortadan kalkmıştır. İyi yönleri de olmakla birlikte bu yönüyle ABD’deki temsil düzeni bütün dünyada kurulmak istenen sözde demokratik düzenin bir örneği gibidir. ABD demokrasisi, “nefret suçu” kavramını da icat etmekle yetinmedi, ihraç ediyor. Özetle egemen oligarşinin, halkın kendisini tanımlamasına karşı aldığı bir önlemdir. ABD’de politik gücü, basını ve üniversiteyi elinde tutan azınlığın dini inancı, etnik kökeni veya bağlı bulundukları sosyal birliktelikler (ne rastlantı) aynıdır. Bunları deşifre etmek nefret suçu yasalarıyla yasaklanmaya çalışılıyor. Bu yöndeki yasal düzenlemeler kendi işyerinizde kimi çalıştırabileceğinize kadar karışıyor. Bu, insanları faşizmden korumak değil faşizmin kendisidir.
İnsanlara sahte seçenekler sunmak ve sanal seçimler yaptırma yöntemleri aslında yaygın bilgidir ve üniversitelerde okutulur. Sözgelimi çocuk kitaplarında mızmız çocuklara “yemek yer misin?” sorusunun değil, “köfte mi, makarna mı yersin?” sorusunun sorulması öğütlenir. Bu şekilde çocuk koşullanacak ve yemek yememe seçeneği aklına gelmeyecektir.

basın

7)     SİSTEMLİ BİLGİ ÇARPITMASI (DEZENFORMASYON) YAPMAK
Bu sayılan yöntemlerin veya bunları güden güç odaklarının farkında olan kişi kuşkusuz çevresini uyarmayı düşünecektir. İşte bu kişilerin seslerini kalabalıkta boğmak, onları gözden düşürmek, sunulan bilgi ve belgeleri pek çok yalan bilgi ve belge yığını arasından ayırt edilemez duruma getirmek için görünmeyen el devreye girer. Örneğin Bilderberg örgütünü belge ve kanıtlarla anlatan meraklı bir gazeteci mi var? Onlar da kendi “meraklı gazeteci”lerini, rol yapan soytarılarını ortaya sürerler. Bunlar Bilderberg’i uzaylılara veya insanlığı gizlice yöneten kertenkele ırkına bağlar, konuyu cıvıtır, gerçeğin komplo teorisiyle, komplo teorisinin de deli saçmasıyla karışmasını sağlar. Yahudi lobisinin ABD’yi nasıl çekip çevirdiğinin, İsrail’in ABD’nin düşmanı olduğunun kanıtları mı ortaya çıktı? Soytarılar hemen devreye girerler, aynı iddiaları Yahudi düşmanlığı yaparak yinelerler. Beyni çoktan tembelleşmiş, araştırmayan, eleştirel düşünemeyen, zamanını kütüphanede veya tartışma ortamlarında değil AVM’de, televizyon karşısında geçiren yığınlar (madde 7) iddiaları ve gerçekleri Yahudi düşmanlığı ile ilişkilendirir (madde 6) ve bundan böyle ciddiye almaz. Türkiye’de son yıllarda pek haber kanalı açıldı. Bunların büyük bir çoğunluğunun Cemaat’e ve Parti’ye ait olduğunu çoğu kişi bilmez. Haber kanallarının çoğunluğunun aynı şeyleri söylediğini duyan kişi, yapay bir çoksesliliğin etkisi altında kalır ve farklı görünen bakış açılarının aslında aynı yerden yönetildiğini bilmeden egemenlerin istediği gibi düşünmeye başlar. Aynı durum gazeteler için de geçerli. Yıllardır Türk halkına her gün 16~32 sayfa boyunca yalan söyleyen Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerinin farkını biri söylesin bana. Ben benzerliklerini söyleyeyim. Üçü de yıllardır bu yazıda sözünü ettiğim az konuşulan gerçekleri dile getiren, kuşkucu ve özgür olmaya çağıranları sansürlüyor, sansürü aşanları da “renkli kişilik”, “marjinal”, “faşist”, “deli” gibi etiketlerle gözden düşürmeye çalışıyor.
Kafa karışıklığı yaratmanın bir yolu da karşıt iki görüşü savunanların aynı merkezden denetlenmesini, aynı amaç için çalışmasını sağlamaktır. Kişi ve örgütler bunun ayırdında olmayabilir. Böylece bir görüşle mücadele etmek için meydana indiğinizde kendinizi önceden oluşturulmuş bir kampın içinde bulursunuz. Söyleminizin ve çağrınızın özgünlüğü önceden oluşturulmuş karşıt fikir kampları içinde boğulur. Kadına yönelik haksızlığa karşı adım attığınız anda kendinizi feminist kampta bulursunuz. Kapitalizme karşı adım attığınız anda kendinizi sosyalist kampların birisinin içinde bulursunuz. Böylece haksızlığa karşı yükselecek olan haklı sesler gündelik, sıradan, hayatın olağan akışı içinde yerini almış “sektör”lere karışır, yankı bulmaz. Toplum mühendisleri iki taraflı oynar. İnsan kaynaklı küresel ısınmayı işleyen komplocu lobiler vardır, karşı gelen komplocu lobi de vardır. Kitle iletişiminin (veya yönlendirmesinin) bugün geldiği düzey odur ki, bir tartışmanın her iki tarafında da kamuoyunu kötüye kullanıp sömürecek beyin çobanları, toplum mühendisleri olabilir. Amaç köşeleri tutmak ve halk seçimini nasıl yaparsa yapsın gideceği yönü kendisinin değil egemen azınlığın seçmesini sağlamaktır (İngilizcede buna controlled opposition denir). İlginçtir, batıda bu türlü sahte muhalefet akımlarını oluşturup fikir önderliğini yapanlar hemen her zaman aynı etnik gruptan (hani şu üç bin yıldır sürülmediği ülke kalmamış olan…) çıkmaktadır. İstisnalar kuralı bozmaz.

8)     DİKKAT DAĞITMAK/OYALAMAK/EĞLENDİRMEK
19. yüzyıla dek gece yaşamı ve gösteri sanatı olarak andığımız her şey ve fazlası bugün “eğlence sektörü”ne dönüşmüş durumda. Ne ilginç, en yetenekli ve en pahalı kişisel bilgisayarlar yararlı işler yapmak için değil, oyun oynamak için satılıyor. Sinema gibi tek merkezden yönetilen, para kazanmakla birlikte belli öğretileri, belli değerleri aşılamaya çalışan bir sektörün ürünleri, herkesin tüketmesi gereken ürünler olarak sunuluyor. Boş zamanın nasıl doldurulacağı sorusuna verilecek alışılmış yanıtların hemen hepsinin ortak yönü, tek bir merkezden yönlendirilen tek tip, tek renkli dev bir eğlence sektörünün bir ürününü içeriyor olması. Eğlenmeyecek, kitap mı okuyacaksınız? Dünya basın-yayın tekeli sakıncalı fikirlerin ve farklı düşünenlerin sesinin size ulaşmaması için hizmetinizde. Ancak burada olay sınırlı seçenekler değil. Fosil yakıtların ve köylünün artık üretiminin sonucunda oluşan boş vaktin yararlı, bireyi ve toplumu geliştirici uğraşlara ayrılması sağduyulu herkesin ortak niyetidir. Ancak bu niyet toplumsal aydınlanmaya hizmet edecek ve yığınları özgürleştirecektir. Bunun olmaması için boş vaktinizi önce yararsız ve gereksiz, mümkünse zihninizi meşgul eden, hatta mümkünse aptallaştırıcı uğraşlara ayırmanızı istiyorlar. Cumartesi gününü alışverişte değil kütüphanede veya kitap kulübünde geçiren, moda, müzik, sinema dergileri okumayan, cep telefonunu altı ayda bir değiştirmeyen, televizyon izlemeyen kişilere nasıl düşüneceğini söylemek çok zordur. 

Bütün bu saldırılara karşı halkın silahı, duygusallığı bırakıp analitik düşünme yetisi edinmek ve bilgi edinme yollarını sonuna dek kullanmaktır. Atlamış olabileceğim yöntemler ve örnekolaylar üzerine tartışalım…

Reklamlar

9 Responses to “Düşünceyi yönetmek”


  1. 1 Ercüment Bosut 23 Mar 2014, 13:50

    Aslında dediğiniz gibi, en modern ve yetenekli teknolojik cihazlar oyun ve eylence için kullanılıyor. Oysa bunlarla pek çok bilgi, veri ve dökümana ulaşıp büyük ölçüde kişisel gelişim mümkün ancak, aklı başında ve gözlem yeteneği olan hemen herkesin de tespit edebileceği gibi: Toplumun büyük kesimi bırakın araştırmayı, önüne hazır gelene bile burun kıvırıp futbol, dizi, porno, yarışma vb. afyonlara tam gaz devam ediyor. Harika yazınız için teşekkürler; Elinize, beyninize ve emeğinize sağlık.

  2. 2 Hakan 04 Nis 2014, 14:02

    Harika yazınız için teşekkür ederim.Ancak yazınız sadece tespit içeriyor.Bu durum karşısında ne yapılması nasıl bir mevzi alınması,önce bireysel ve daha sonra toplumsal olarak nasıl hareket edilmesi konusunda neler düşündüğünüzü merak ediyorum

    • 3 aynı tas aynı hamam 27 Tem 2014, 13:03

      Yazının tamamını okuduğunuza emin misiniz? İlla şunu yapın demesi mi gerekiyor yazarın? Birazcık saksı çalıştırılırsa bulabilirsiniz çözümleri!

      “Bunun olmaması için boş vaktinizi önce yararsız ve gereksiz, mümkünse zihninizi meşgul eden, hatta mümkünse aptallaştırıcı uğraşlara ayırmanızı istiyorlar. Cumartesi gününü alışverişte değil kütüphanede veya kitap kulübünde geçiren, moda, müzik, sinema dergileri okumayan, cep telefonunu altı ayda bir değiştirmeyen, televizyon izlemeyen kişilere nasıl düşüneceğini söylemek çok zordur. “

      • 4 Hakan 16 Eki 2014, 18:57

        ”Bunun olmaması için boş vaktinizi önce yararsız ve gereksiz, mümkünse zihninizi meşgul eden, hatta mümkünse aptallaştırıcı uğraşlara ayırmanızı istiyorlar. Cumartesi gününü alışverişte değil kütüphanede veya kitap kulübünde geçiren, moda, müzik, sinema dergileri okumayan, cep telefonunu altı ayda bir değiştirmeyen, televizyon izlemeyen kişilere nasıl düşüneceğini söylemek çok zordur. “
        Günde kaç saat çalışıyorsunuz da ”boş vaktiniz” diye bir deyimle muhatap olabiliyorsunuz anlamıyorum.Sadece çalışmak ta değil alışveriş yapmak içinde bir zaman gerekiyor insana, eğer bir liseli ergen değilseniz tabi.Evinize peynir,zeytin,süt almakta oldukça vakit kaybettiren bir alış veriş..İllaki cep telefonu almamız gerekmiyor..
        Kaldı ki hafta sonu kütüphaneye veya kitap kulübüne(benim yaşadığım şehirde kitap kulübü yok.Sadece bir çocuk kütüphanesi var..Üçyüzbin kişilik ve İstanbul’a yüz kilometre uzakta bir şehirde yaşamama rağmen.Bu ülkede kaç şehirde ”kitap kulübü” var,şehrinde olanlar bilgilendirirse sevinirim.)
        Sizin saksılar çok çalışabilir benim ki fazla çalışmıyor.Ayrıca hafta sonlarımı kütüphane de geçirsem bile bunu benden başka yapacak birisini daha tanımadım bu yaşıma kadar. Bu yalnızlığı göze alabileceğimi sanmıyorum.
        Siz ya herkesin hafta sonunu kitap kulüplerinde geçirdiği İsveç ya da İsviçre’nin bir şehrinde yaşıyorsunuz ya da bu ülkenin en yalnız ve asosyal insanısınız.Çevrenizdeki herkes hafta sonu maça yada alışveriş merkezine giderken,aldığı yeni telefonunun veya kırk küsur ay taksit ödeyeceği arabanın özelliklerini anlatırken siz Kafka’nın üslubunu J.P.Sartre’nin varoluşçuluğunu anlatıyorsunuz herhalde.Peki o zaman nasıl TOPLUMCU olabiliyoruz.
        Dediğim gibi benim saksı fazla çalışmaz.Ama herkesin aklına hem saygım hemde ihtiyacım var.

      • 5 nlty2000 27 Eki 2014, 16:53

        Selam
        Geç gelen yanıt için özür dilerim. Kütüphane, kitap kulübü gibi şeyler yok, bunu bilerek yazdım. Çünkü bunlar için talep yok. Hizmete talep olmayınca hizmet var olmuyor fizik yasaları gereği. Bunlar toplumun düşünce üretimiyle ilgili odaklarına bir kaç basit örnekti. Dernekler, siyasi partiler de düşüncenin üretildiği toplanma yerleridir örneğin. Ama Türkiye’nin indiği düzeyde artık buralarda da düşünce üretilmiyor. Düşünce olmayınca eylem de olmuyor. Eylem olmayınca ufukta “kurtuluş” gözükmüyor. Bunu anlamayanların “bırak lafı, bize ne yapacağımızı söyle” kolaycılığına yönelmesini anlıyorum – söz meclisten dışarı. Ben sizden daha zeki olduğumu sanmıyorum. Evet, belki kimsenin düşünmediği konulara kafa yormak için sizinkinden daha fazla boş zamanım olmuştur, hepsi bu. Bildiklerimi bilmeyenlerin var olduğunu fark ettiğim için paylaşma sorumluluğu hissediyorum, daha zeki olduğumu düşündüğüm için değil. Ne yapmak gerek? Önce ne yapmak gerek sorusunu sorabilecek düzeye erişmek gerek. Sorunun yanıtının bir bölümü kendi içinde saklı.

  3. 6 Hakan Dinç 21 May 2014, 18:58

    Merhaba N, bu yazıyı tekrar okuduğum iyi oldu, kendimi bu konularda güncellemem gerektiğini yine kendime hatırlatıyorum. 4.ncü şıktaki cümle bi yerde kesintiye uğramış, ardindan gelen kelime grubuyla hiç bağlantısı yok. Bi eksiklik fark ettim, doğru mu? Selâmlar,

  4. 7 Ozlem Onal 25 Eyl 2014, 15:33

    Merhaba,
    Yazınız, kafamdaki fikirlere tamı tamına paralel. Daha bir derleyip toplayıp özetlemişsiniz. Çok da iyi olmuş.

    Ancak, yazının tam bitiminde görünen “14 Celebs Aging Horribly” ya da “Celebs you didn’t know were gay” reklamları beni önce güldürdü sonra korkuttu.

    “Ağız tadıyla doğru düzgün bir yazı okudum” demeye kalmadan, sanki sistemin tepesindekilerin haberi varmış da, okuyucuyu ayartmaya çalışıp abuk subuk yerlere çekmeye çalışıyormuş gibi hissettim. Korktum vallahi… Şimdi yazıya geri dönüp madde 5 ve madde 8’i tekrar okuyacağım… Selamlar, sevgiler

  5. 8 Onur 27 Kas 2014, 17:30

    gayet güzel ve kapsayıcı bir özet


  1. 1 İnsan Kaynaklı Küresel Isınma Yalanı | Büyük Çöküş 22 Ara 2014, 19:39 yazısı için Geri İzleme tarafından yapılan yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s





%d blogcu bunu beğendi: