Petri Kabındaki Bakteriler ve Ahlak

Besin maddesiyle dolu bir petri kabına (deney kabına) konan bir bakterinin çoğalma grafiğini biliyorsunuz. Bakterinin 1, 2, 4, 8, 16… şeklinde artan nüfusu bize parabolik bir nüfus-zaman eğrisi verir. Bakteri tüm kabı dolduruncaya kadar hemen hemen aynı tempoda çoğalmaya devam eder. Kapta besin kalmayınca gidecek yeri olmayan bakteriler, mucize bir mutasyonla fotosentez yapmaya başlamamışsa topluca ölür.

İnsanın dünyadaki durumunu bakterinin petri kabındaki durumuna benzetmek istemeyebilirsiniz. Çünkü insanın aklı vardır ve aklını kullanarak sorunları çözer diye düşünmek isteriz. Oysa bakteriler ölmeden hemen önce oluşan grafiğin aynısı insanlar için oluştu bile. Matematik ve biyolojinin üzerinde uzlaştığı bir konu, toplu ölümün yakın olduğudur. Üstel fonksiyonu gerçekten anlamış birisi buna itiraz etmeyecektir. Hiç bir bilimin üzerinde uzlaşmadığı iddia ise insanın aklı sayesinde muazzam büyüklükteki sorunları aşabildiğidir. Gerçekten aşabilir mi? Sanırım en iyisi “şimdiye kadar aşabildi mi” diye sormak. Nüfus problemini şimdiye kadar çözdüğümüzü varsaydığımız DDT, ozon tabakası, bulaşıcı hastalıklar gibi problemlerle kıyaslamak yanlış olur. Bundan 150 yıl önce de bir nüfus problemimiz vardı. Çözül(e)medi. Bundan 100 yıl, 50 yıl önce de nüfus problemlerimiz vardı. Çöz(e)medik. Geçen yılki nüfus problemini de çözmedik. Tek tek ülkelerin, şehirlerin hatta köylerin nüfus problemi vardı, bugün de var. Çözülmüşü var mı bunun, numune için?

Geçiniz. Bu sorun üç maymunu oynayarak çözülemeyecek. Hepimiz bakteriler gibi aniden ve topluca öleceğiz. Ne kadar kulak tırmalayıcı değil mi? Bir bölü sonsuzun sıfır, bir bölü sıfırın sonsuz olması gibi, orada öylece duran ama anlamlandıramadığımız, üzerinde düşünmek istemediğimiz matematik gerçeklerden biri. Hepimize okullarda öğretilen bir şey var. Aslında öğretilmiyor bile, çünkü şimdi okuyunca muhtemelen hatırlamayacaksınız bile. İnsan enerji üretir mi? İnsan herhangi bir şey bir üretir mi? Hayır. İnsan da diğer hayvanlar gibi enerjisini üretmez, üretilmiş enerjiyi gıda yoluyla alarak tüketir ve hayatta kalır. Yeryüzünde enerji üreten başlıca canlı -çürükçül bakterileri saymazsak- klorofilli bitki hücresidir. Yani yeşil bitkilerdir. İnsan dahil diğer tüm canlılar işte bu enerjiyi tüketir. Kullandığınız elektrik dolaylı olarak bitki enerjisinden üretilmiştir. Arabanıza koyduğunuz, kaloriferinizde tükettiğiniz yakıt ha keza. Sizi hayatta tutan kaloriler bitkilerden ve bitkileri yiyen hayvanlardan gelir. Siz bir tüketicisiniz, fikir dışında hiç bir şey üretmiyorsunuz. Önce bunu hatırlayalım, sonra örneğimize geri dönelim.

Tüketen bir canlının ihtiyacını karşılayacak kadar bitkiye ihtiyacımız var, değil mi? Nüfusumuz artarsa buna mukabil bitki nüfusunun artması gerekir. 1950’lerdeki “yeşil devrim”le yaptığımız da buydu. Zirai ilaçlar, yapay gübreler kullanarak yemeyi tercih ettiğimiz bitkilerin nüfusunu artırmak için yemediğimiz ormanları yok etmek, yemeyi tercih ettiğimiz hayvanların nüfusunu artırmak için yemediğimiz hayvanları yok etmek. Bu işlem sonsuza kadar devam edecek varsaydık. Varsayımımız boşa çıktı. Açılacak tarla kalmadı, kesilecek ormanların neredeyse sonuna geldik. Yok olan hayvanların ansiklopedisi bile var artık. Ve hala kendi nüfusumuzu artırmaya devam ediyoruz. Ve birbirimizin yüzüne bakıp “bir hal çaresi bulunur” deme cüretini gösterebiliyoruz, kendi ürettiğimiz bilimi inkar ederek, o gurur duyduğumuz aklımızdan utanmadan?

Nüfusu kontrol etmek için önerilen çözümlerin ahlaki olmadığı savı var. Ahlaklı kalarak ya da ahlaksızlık yaparak soyumuzun tükenmesi arasında bir fark varmış gibi… İnsanları tek çocukta kalmaya zorlamak, ahlaki değilmiş. Kapıları göçmenlere, mültecilere kapatarak diğerlerini kaderlerine terk etmek ahlaki değilmiş. Tartışalım o zaman. Hani o çok övündüğümüz zekamızla ahlak kurallarımızı bir tartalım. Buna kimsenin itirazı olmaması gerekiyor, öyle değil mi?

“Nüfus planlaması ahlaki değildir”

Yukarıda verdiğim örnekte, bakterilerle insanların arasındaki temel fark insanın zekası değil, tehlike altındaki davranışıdır. Ölmek üzere olan bakteri ölür. Diğerleriyle ilgilenmez. Becerebiliyorsa besinin daha yoğun olduğu noktalara ulaşmaya çalışır, ama diğerleriyle ilgilenmez. İnsanın yokluk ve tehdit altında ne yaptığını biliyoruz. Diğerlerine saldırır, diğerlerinin sahip olduğunu alır. İşte yüzleşmemiz gereken ahlak bu. Ben on sekiz çocuk yapabilmeliyim, bana karışmanız ahlaki değil, çünkü o on sekiz çocuk büyüyüp senin elinden ekmeğini alacak, onlar hayatta kalacak, sen değil. Pakistan sefalet ve rezillik içinde 200 milyon nüfusunu artırabilmelidir, bunun için bizler bilmemkaça mesaj çekerek onlara yardım paketleri yollayıp nüfuslarını artırmalarına yardımcı olmalıyız, onlar da ilerleyen yıllarda o topraklara gerçekten fazla geldiklerinde bizim sınırlarımıza dayanma hakkına sahip olmalıdırlar. Sonra? Efendim mültecileri geri çevirmek ahlaki değildir, ekmeğimizi paylaşmalıyız. Mekanizmayı gördünüz mü? Aslında bilmediğimiz değil, bilmezden geldiğimiz, inkar ettiğimiz mekanizma bu.

Siz temiz, kalabalık olmayan, kanaatkar bir aile sahibi oldunuz, ailenizin az sayıdaki evlatları kaliteli bir eğitim aldı, insan gibi yetişti ve görece düzgün işlerle meşgul oldu, kendi ayakları üzerinde durdular, onurlu bir hayat sürdüler, şimdi de az sayıda çocuklarına aynı hayatı yaşatmak için çabalıyorlar. Ama artık işler değişti. Dünyanın sefil, yoksul bir yöresinde insanlar sizin gösterdiğiniz sağduyuyu, sebatı göstermedi, neredeyse her bir seks bir çocukla sonuçlandı. Çocuklar dağı taşı doldurdu, onlar da sizin ülkenize, şehrinize geldiler. Kimi paçanıza yapışıp dileniyor, kimi siz tatildeyken evinizi soyuyor, kimi yıllardır arabanızı koyduğunuz sokakta değnekçilik yapıyor. Bir başkası yarın evladınızı sizden kalan arsayı patronuna satması için tehdit edecek. Evladınızın insanca bir ücretle yapacağı işi yarı fiyatına birileri yaptığı için evladınız işsiz. Artık her hafta alışveriş ettiğiniz semt pazarında tanıdık simalar yok. Artık kalitesiz malı size pahalıya alıyorsunuz. Çünkü etrafınız nereden geldiğini göremediğiniz insanlarla doldu taştı. Artık dirsek teması olmadan parkta yürüyüş, güneyde tatil, dinlendirici bir piknik, arabayla keyifli bir gezinti, sevdiğiniz restoranda rahat bir rakı-balık yok. Artık gürültüden evinizde bile rahat yok. Çünkü yan daireye sekiz çocuklu bir aile taşındı ve evinizin önünde bağıran seyyar satıcılar eksik olmuyor. Bütün bu zulüm ahlaki ve adaletli, ama sinek gibi üreyen insanlara bir dur demek ahlaksızlık ise, bu ahlak hazretleri ve onun vezirleri vicdan ve adalet, kimin yararına çalışıyor, ahlaklının mı, ahlaksızın mı; ya da vicdanlının mı, vicdansızın mı? (Sinek benzetmesi aşağılama için değil, sinek zayıf ve etkisiz bir hayvandır, ama bütün gücü üremededir. Sayısının büyüklüğüyle hayatta kalır.)

“Göçmenleri/mültecileri kabul etmemek ahlaki değildir”

Daha önceki nüfus yazımda ilerleyen tıp ve tarımın zengin ülkelerde nüfus artışını durdurduğunu ya da yavaşlattığını, fakir ülkelerde ise durdurmadığını hatta hızlandırdığını anlatmıştım. Şimdi bunu bir kez daha düşünelim. Açlığın yoğun yaşandığı ülkerin nüfus artış hızını biliyor musunuz? Bilmemeniz doğal, çünkü basın sadece sonucu, yani açlığı size bildirir; sebebi, yani aşırı nüfusu değil. Ben size heryerde göremeyeceğinizi gösteriyorum, ikisini bir arada.

Bu tabloda listelenen ülkelerde çocuk ölüm oranının da çok yüksek olduğunu düşünürsek, hesap ortada. Açlık ve yoksulluğun nedeni olmasa bile şartları ağırlaştıran, sorunu çözülemez hale getiren en büyük etken nüfus artışı. Bu ülkelere gıda yardımında bulunulduğu zaman açlığı gidermiş değil, artırmış oluyoruz. Çünkü her bir kalori bize yeni çocuklar, daha fazla nüfus olarak geri dönüyor. Olayı ahlaki açıdan incelemeden önce duyguları bir yana bırakıp matematik modelimizi doğru kurmamız gerekiyor. Daha fazla nüfus, daha fazla gıda yardımı; daha fazla gıda yardımı, daha fazla nüfus… bu sarmal nereye gider? Her bağımsız ülkenin kendi sorunlarını çözmesi için irade göstermesi beklenir. Ülkeyi geçin, aç bir ailenin çocuk yapmaya devam etme kararını onaylamak mümkün mü? Molasız çocuk doğurmaya devam edip, “ölürse yenisini yaparız, hayatta kalırsa bizimdir” desturunu benimseyen insanların ahlakı sorgulanmaz ama böyle aykırı yazılar yazanlar anında vicdansız, maneviyatsız olarak damgalanırlar.

Açlık ve yoksulluk beraberinde kaçışı da getiriyor. Bu ülkenin durumu belli. Artık kendine yeter bir ülke olmadığımız uzun süredir biliniyor. İşsizlik hiç olmadığı kadar yüksek. BM standartlarına göre aç olarak tanımlanan insan sayısı azalmıyor, artıyor. Büyük şehirlerimiz artık dünyanın en güvenlileri arasında değil. Belli ki ülkemizin taşıma kapasitesinin çok üstündeyiz. Hal böyleyken göçmen kabul etmeye, kaçak girişlere seyirci kalmaya devam etmek neden? Daha da ucuz ve sigortasız işgücü, bir avuç patrondan ve onlardan beslenen bir avuç sülük politikacıdan başka kimsenin işine yaramaz. İşverenler daha fazla kar etsin diye yeni insanların yükünü topluma ödetmek ahlaki değildir, kimse kimseyi kandırmasın. İşin matematiği de belli: Daha fazla göçmen, yoksun ülkelerdeki nüfus artışını – ya da durağan fakat aşırı nüfusu, farketmez- onaylamak anlamına gelir. Siz göçmenleri kabul ettikçe yenileri gelir. Vicdanımızı rahatsız eden ise bellidir: İçimizde milyonlarca göçmen var. Herkesin çevresinde bir Balkan, bir Çerkez, bir Azeri, bir İran vb. göçmeni var. Ama bu sonsuza kadar devam edemez. Bir yerde çizgiyi çekmeliyiz. Bin yıl önce Anadolu’yu bile bir başkasının elinden almış olabiliriz ama bu hala nüfus ithal etmemizi gerektirmez. ABD “yeter artık” dedi, kurumları ve bilgi birikimiyle oturmuş bir devlet olarak ileride yaşanacak ölümüne göç dalgalarını bugünden görebildi ve Meksika sınırına duvar örüyor. Bizim doğu ve güney ülkelerinden gelecek mülteci dalgasına önlem almak gibi bir gündemimiz yok. Çünkü öyle bir şeyin olacağından haberimiz bile yok. Çünkü cahiliz. Çünkü şimdiden çok kalabalığız ve aptalca itişip kakışmaktan geleceğimizi planlamak aklımıza gelmiyor. Olacaklar bir yana, olmuşlardan bile haberimiz yok. ABD’nin yıllar önce resmi belgelerde aşırı nüfus nedeniyle kendisine tehdit olarak gördüğü 17 ülkeden biri olduğumuzdan haberimiz yok.

“Her birey dünya nimetleri üzerinde eşit hakka sahiptir”

Bu önermeyi evire çevire eleştirir, yerden yere vururdum ama bu başka bir yazının konusu. Şimdilik diyeceğim şu: İçinde yaşadığımız düzende bireyin birilerinin hakkını yemeden, gasp etmeden hayatta kalmasının imkanı yok. Ormanlar yok ediliyor diye kağıt kullanmamayı, filanca Afrika ülkesinin uranyumu sömürülüyor, atıkları da gerisin geriye o ülkeye götürülüyor diye nükleer santralden gelen elektriği kullanmamayı, bilgisayar çiplerinin hayati minerallerinin ticareti için binlerce insan birbirini kesip doğruyor diye cep telefonu, bilgisayar kullanmamayı, kahve üreticilerinin hakkı yeniyor diye kahve içmemeyi, karın tokluğuna çalıştırılıyorlar diye Çinlilerin ürettiklerini kullanmamayı, Filistin ülkesi işgal altında diye İsrail malını kullanmamayı… deneyin. Gideceğiniz tek yer mağaradır. Bunu yapamayacağınız için kendinizi kötülükten, kul hakkından arındırma çabasının beyhude olduğunu kabul edelim ve sorunu nasıl çözeceğimize kafa yoralım. İşe delirmiş gibi çoğalmaktan vazgeçerek, sorunların en azından büyümesini durdurarak başlayabiliriz. Ya da başlamayabilir, bıçak kemiğe dayanana kadar her şey yolundaymış, hayat güzelmiş gibi yapabilir, kapta herkese yetecek kadar yiyecek olmadığını anladığımız gün geldiğinde de birbirimizi kesmeye komşumuzdan başlayabiliriz. Evet, böylesi daha ahlaklı olur.

Reklamlar

2 Responses to “Petri Kabındaki Bakteriler ve Ahlak”


  1. 1 Ferah Sumer 02 Eyl 2010, 12:32

    Yazınız o kadar açık ve net ki hiç tartışmaya bile gerek yok… Biraz aklı ve fikri olan herkesin yine elinize sağlık diyeceği bir yazı… Ben de hep nufus planlamasından bahsediyorum sorunlar konu olunca… Bir mail grubunda akrebi bile öldüremeyen bena her gelene yeşil ışık yakarsak bu sorunlar nasıl çözülecek dedim diye hitler misiniz dediler… hem de bir akademisyen… Yazınız birçok yönden çok düşündürücü… Bir de hep ne düşünürüm bilir misiniz? Doğum ölüm dengesi bütün dünyada kurulmuş olsaydı ve eğitim yaygınlaşmış olsaydı acaba Kaos bizi nereden yiyecekti? Daha önce de yazmıştım size… Mail grubuna yazdığınız yorum bir cümle çok açıklayıcı… Rakibin de hakem olduğu minderde güreşmek gibi demişsiniz… Bu yeter… Başka söze gerek yok… Burada yapacak tek şey kaldı kendimizi mümkün olduğunca korumak ve dünyada iyi güzel ne kalmışsa olabildiğince kayda geçmek ve yaşamak… sanatla ilgili çok heyecen verici anlamlı ve dünya çapında planlarım var şu an hiçbir şeye bakmadan gömülmüş durumdayım… Bir yandan da kendime çevreme ve tabiata en az zarar verecek şekilde yaşıyorum… Size bir örnek bu akşam Çırağan Sarayına dünyaca ünlü bir kareograın anısına bir sergiye davetliyim… Davet eden arkadaşıma da söyledim… Üstümde Tokatta iki kişiden biri olan ustanın yaptığı siyah beyaz yazma elbise, Gaziantep çarık, İsparta çanta ve Anadolunun nazarı olan deniz kabukları olacak Bir de koyun yününden şal…Bunlar ince bir modern çizgiyle birleşti… Bu ne demek inandığın gibi yaşamak etraf ne olursa olsun… Evrensel bir sanatçının Türkiyede konu olan sergisine böyle gitmek bir başkaldırı aynı zamanda… Tarzsızlığa, kendini kaybetmeye, değerlerini hiçe saymaya, kapitalizme , markaya, aynılaşmaya, kendi olmamaya… Bakalım neler gözlemleyeceğim… İstanbulun kalburüstü sanat camiası orada olacak… Bir nevi beyin şaşrtma… Günlük hayatımda da böyleyim… Değişen bir şey yok… Altın pırlanta değil, tarçından takılar hem de güzel kokuyor…olan bitene çok kafa yoruyor ve çok üzülüyorum ama şu da bir gerçek ki dünyanın ve ülkemizin ciddi sorunlar yaşadığı bu dönemde ben en özgün, en kendi, özünde mutlu ve heyecanlı , anlamlı ve en üretken insanca günlerimi yaşıyorum… Ne ilginç değil mi?

    Saygılarımla, Ferah Sumer

    • 2 nlty2000 02 Eyl 2010, 21:59

      Tarzımızı ve değerlerimizi kaybetmemiz cehaletimizin, cehaletimiz de nüfusumuzun artmasıyla doğru orantılı. Bu ülke kurulalı 100 yıl oldu ve Türk mimarisi diye bir şey yok. Dünyada bu denli hızlı yapılaşıp mimariye sahip olmayan bir iki ulustan biriyiz. Bunlar konuşulmak istenmez. Verilecek cevap bulunamayınca iddia sahibi aşağılanır, nefisler rahat ettirilir. Sizi aşağılayan akademisyen bu dünyada neyle meşgul olduğunun farkında değil belli ki. Bilim yapabilmek için önce duyguların bir tarafa bırakılıp tarafsız gözlem yapılabilmesi gerekiyor. Tarafsız gözlem yapma kabiliyetiniz yoksa bilimsel düşünemezsiniz. Bilimsel düşünemezseniz bilimsel iddiaları eleştiremezsiniz. Eleştiri yapamıyorsanız susup dinlersiniz. Dinleyemiyorsanız zaten yeni bir şey öğrenemiyorsunuz demektir. Bu böyle…


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s





%d blogcu bunu beğendi: