Zaman

Verimli bir vadide babanızdan miras kalan bir çiftlikte yaşadığınızı düşünün. Bir gün berbat bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu fark ediyorsunuz. Dereler kabarmaya başlıyor. Bir süre sonra vadinin su altında kalacağını anlıyorsunuz. Tası tarağı toplayıp yüksek tepelere çıkmanız gerekiyor. Ama tepelerle aranızda bir nehir var. Artan sağanakla nehir yavaş yavaş kabarmaya başlıyor. İçgüdüleriniz nehri geçmenin tehlikeli olduğunu söylüyor. Nefsiniz de kalmanızı söylüyor. Güzel çiftliği, hayvanları, zenginliğinizi terk etmek zor geliyor. Aklınız tersini söylüyor. Bu tarafta kalmayı tercih ederseniz selde boğulacaksınız. Çiftlik ve her şey sular altında kalacak. Geçen süre aleyhinize, nehir kabarıyor.

Rasyonel düşünce mümkün olan en kısa zamanda nehri geçip tepelere tırmanırsak hayatta kalacağınızı söyler. Biz ise olan biteni gördüğümüz halde hala vadinin su altında kalıp kalmayacağını düşünüyoruz, çiftlikte kalmak tatlı geliyor, işlerin düzeleceğine kendimizi inandırmaya çalışıyoruz. Gözlerimizi kapatıp açtığımızda fırtınanın dineceğini umuyoruz.

Ve evet, gözümüz kapalı inandığımız, bilgeliklerini sorgulamadığımız bilim adamları da selde boğulacağımızın farkında değil. Bir kaç çatlak ses dışında hepsi vadide kalmaya devam etmemizi öneriyor. Kilisenin ortaçağda astronomik ve biyolojik gerçeklerin ortaya çıkması ile itibarını kaybetmesi gibi, bilim, daha doğrusu akademi dünyasının itibarı önümüzdeki yıllarda yerle bir olacak. Ortaçağ kilisesi gibi, bugün neredeyse adı konmamış bir din haline gelen “bilim ve teknoloji bizi kurtarır” bağnazlığından çok büyük kayıplar pahasına kurtulacağız. O kayıplar ki, ardından neden kimse bizi uyarmadı, bunların gerçekleşeceği bilinmiyor muydu, tüm bilgi kaynakları ayağımızın altına seriliyken neden kendi doğrularımızı aramadık, neden kendimize bir gelecek inşa etmedik diye beyhude hayıflanacağız.

Duvardaki büyük resme geriden bakar gibi, içinde bulunduğumuz zaman dilimine geriden, çok geriden, geniş perspektiften bakınca görüyoruz ki fosil yakıtlar sayesinde gelen bilim ve teknoloji, sonuçta, uyuşturucu bağımlısı olan bir insanın hikayesinden çok farklı değil. Çok uzun süren bir inkar süreci, uyuşturucunun dozunu sürekli arttırmakla, günü kurtarmakla geçiyor. Bağımlı, bir noktada anlayacak ki, buna devam ederse ölecek. İşte bu gerçekle yüzleşme anı ne kadar erken olursa, bağımlının kurtulma olasılığı o kadar yüksek olacak.

Karamazof Kardeşler’de daralan zaman karşısında insanın girdiği tipik ruh halinin güzel bir tasviri var:

“…

Bu yaşama hırsı, bir an için olsun tevkif edilmenin korkusunu da, hatta vicdan üzüntüsünü de bastırabilirdi! Bir an için, evet yalnız bir an için, sanığın o sırada nasıl bir ruh hali içinde bulunduğunu düşünüyorum. O anda üç şeyin etkisi altında, tam anlamıyla tutsak haline gelmişti: Bunlardan biri sarhoşluktu! İçerisi duman içindeydi, patırdı gürültü, oynayanların ayaklarını vuruşları; şarkı söyleyenlerin tiz sesleri, sonra da o, evet şaraptan yüzü kızarmış şarkı söyleyen, oynayan, sarhoş ve kendisine gülen kadın! İkinci olarak ona cesaret veren bir umut vardı; isin meydana çıkmasına daha epey vakit olduğunu sanıyordu; hiç değilse hemen yakında bir şey olmayacaktı, belki de ertesi günü, ancak sabahleyin gelip onu alacaklardı. Demek ki birkaç saati vardı. Bu az bir zaman değildir, çok uzun bir zamandır! Birkaç saat içinde insan birçok şeyler düşünebilir. Bana öyle geliyor ki, o sırada tıpkı idama, dar ağacına götürülen bir suçlu gibiydi. Daha uzun çok uzun bir yoldan geçirilecekti. Hem de adım adım yürünecekti, binlerce insanın önünden geçirilecekti, sonra köşeden başka bir sokağa sapılacaktı. O korkunç meydan işte orada, o öbür sokağın sonundaydı! Bana öyle geliyor ki, böyle bir yolculuğun başında idama mahkûm olan, o utanç verici arabanın içinde otururken, muhakkak kendisini daha uzun, hatta sonsuz bir hayatın beklediğini sanır. İşte; evler birer birer kayıp gidiyor, mahkûmu götüren araba ilerliyor… Ama yine ziyanı yok. Daha öbür sokağa sapan dönemece kadar epey vakit var. Bu yüzden mahkûm, daha cesaretini yitirmeden, sağa sola; gözlerini ona merakla dikmiş olan binlerce kayıtsız insana bakar. Ona öyle gelir ki, kendisi de onlar gibi bir insandır. İşte artık öbür sokağa sapan dönemeç de geliyor. Ama ziyanı yok, ziyanı yok, daha geçilecek uzun bir yol var. Yanlarından ne kadar ev kayıp geçse, mahkûm hep aynı şeyi düşünecek, kendi kendine «daha oraya kadar epey ev var» diyecektir. Sonuna kadar, ta meydana varıncaya kadar öyle olacaktır.”

Reklamlar

0 Responses to “Zaman”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s





%d blogcu bunu beğendi: